Bir taşı istediğin kadar sula, taş büyümez. | Ursula K. Le Guin

“Bence, dedi Tehanu yumuşak, garip sesiyle, “Öldüğüm zaman ben, beni var eden nefesi geri teneffüs edeceğim. Yapmadığım şeyleri dünyaya iade edebileceğim. Olmuş olabileceğim ve olamadığım şeyleri. Yapamadığım bütün seçimleri. Kaybettiğim, harcadığım, savurduğum her şeyi. Tüm bunları dünyaya geri verebileceğim. Henüz yaşamamış olan yaşamlara. Bu bana yaşadığım hayatı, sevdiğim sevgiyi, aldığım nefesi veren dünyaya hediyem olacak.”

Bülent Somay, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’a yazdığı önsözde şu kıymetli şeyleri söylüyor Le Guin için:

“…Ancak dönüp tekrar tekrar okuduğun Le Guin’ler hangileri diye soracak olursanız, tereddüt etmeden denemeleri, diye cevap veririm. Kuşkusuz Mülksüzler’in yeri başkadır. Her dört-beş yılda bir Yerdeniz’in büyülü dünyasına bir hac yolculuğu yapmak farz olmuştur. Ama Le Guin’in denemelerindeki tavizsiz, dolambaçsız dil, söyleyeceğini sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan söyleyen üslup, insanı en az bilimkurgu romanları ya da fantazileri kadar derinden etkiler.

Bunun en önde gelen nedeni, Le Guin’in dilini ‘kurgu’ dokusundan arındırdığınızda ortada tüm çıplaklığı, acımasızlığı (ve bazen dehşeti) ile kalan samimiyettir. Amacının daima ‘kimsenin duygularını incitmeden mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmek’ olduğunu söyler Le Guin. Altüst edici söylemler duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alır çoğu kez; acımasız bir dünyaya karşı arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılar, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olur. Le Guin’in denemelerini okumanın böyle bir soyucu etkisi var: Kendi bedeninize (erkek imgesinde kurulmuş benliğimize), kurumlara (devlete, bilime, gerçekliğe ve gerçekçiliğe) olan inancınızı kuşkuya çeviren, kadınları, rüyaları ve ejderhaları tüm dehşetleriyle üzerinize salıveren bir etki. O kadınlar, rüyalar ve ejderhalar, şu ya da bu yolla edindiğiniz (çoğu kez sahte) güveni birden yok ederler, sizi bir kuşku çukuruna iterler; ancak bir kere o güvenden, o emin olduğunuz gerçeklerden arındığınızda da, sizi elinizden tutup düze çıkarırlar.”

Bülent Somay’a katılmamak elde değil. O ve onun satırları defalarca okundukça, o satırlardaki incelik, samimiyet, dürüstlük, gerçekçilik ve hepsinden öte insanlık algılanıp yaşatıldıkça, Ursula da yaşayacak. Hep yaşlı, huysuz ve güzel kalarak.

“Neticede söylemeye çalıştığım, sanırım, pek erkeksi olmadığım. Ernest Hemingway’in olduğu gibi yani. Sakal, silahlar, karılar, küçük kısa cümleler…” diyor Zihinde Bir Dalga’da.

Daha sonra şöyle devam ediyor Ursula:

“Silahım da yok, tek bir karım bile yok, cümlelerim de uzuuun uzun devam ediyor, sözdizimi kurallarına uya uya. Ernest Hemingway sözdizimi kurallarına uymaktansa ölmeyi yeğlerdi. Ya da noktalı virgül kullanmak yerine. Ben bir sürü işe yaramaz noktalı virgül kullanırım; daha şimdi bir tane kullandım…

Bir şey daha. Ernest Hemingway yaşlanmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Öyle de yaptı. Kendini vurdu. Kısa bir cümle, kısa bir ceza. Her şey uzun bir cümleden, müebbetten iyidir. Ölüm cümleleri ve idam cezaları kısa ve çok, çok erkeksidir… Artık genç bile değilim. Tam da kadınları icat etmeye başladıkları sırada, ben yaşlanmaya başladım. Sonra da yaşlanmaya devam ettim. Hiç utanmadan. Kendimi yaşlanmaya bıraktım, bu meseleyi halletmek için hiçbir şey yapmadım, silahla veya başka bir yolla.”

Bütün işe yaramaz noktalı virgüllerimizi sana borçluyuz; çok yaşa Ursula.

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.