Bir Varoluş Yolculuğu “Nietzsche Ağladığında” İ.Yalom

Kafka’nın şöyle bir sözü vardır: “eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?” “Nietzsche Ağladığında” bu cümleye yakışan kitaplardan biri. Yani ciddi anlamda kafa sarsıcı! İ.Yalom’un, Nietzsche ve Bruner arasında kurduğu diyaloglardan oluşan, edebiyatı felsefe ve psikoloji ile buluşturan en ünlü eseri diyebiliriz.

Yalom bu eserini ”kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere…” diye ithaf etmiştir. Kitabı okurken, anlamların bizde ne uyandırdığını ve ne hissettiğimizi bulmaya çalışmakla meşgul etmek, bize o kitabın derinliğini gösterir. Kendisiyle ve hayatla yüzleşmeye gelmiş bir insan, kitabı bir kağıt yığınından çok, bedenine eklenmiş bir uzuv gibi görmeye başlar.

Kitabın ana karakterlerinden biri olan Nietzsche, kendini şöyle tanımlıyor :”Acı hakikatleri söyleyen bir öğretmen, rağbet görmeyen bir kahin.” Nietzsche, yalnızlığı seçmiş, acılarıyla barışmış, tek sahip olduğu şey ise, valizi ve kitaplarıdır. Geleneksel değerleri ve evlilik gibi kurumları reddetmiştir. Yaşadığı çağın çok ötesinde düşünen bu adama karşılık olarak bugün geldiğimiz noktada, onun gibi düşünen insanların sayısında ciddi bir artış var. İnsanlar artık özgürlük adı altında inzivaya çekilmeyi tercih ediyorlar. Bu sadece bedenen yaşanan bir hadise değil, ruhen de inzivaya çekiliyorlar.

“Yalnızlığıma yenilip, düşkünlüğümü başkalarına anlatacak olduğum ender zamanlardan sonra, hep kendimden nefret etmişimdir.”

Bizim de böyle hissettiğimiz zamanlar olmuştur. Yazar bu durumu, güç kavramı ile açıklamıştır. “Hiçbir şey her şey demektir! Güçlenmek istiyorsan, önce köklerini hiçliğin derinlerine gömmeli ve en yalnız yalnızlığınla yüz yüze gelmeyi öğrenmelisin.

Yazının en başında da bahsettiğimiz, yazarın sözüyle tekrar karşılaşıyoruz. İnsan, öncelikle kendiyle dürüst şekilde yüzleşip, kendini en saf haliyle iyi ve kötüsüyle kabullenmeli. Başka insanların onu kabullenmesini, onaylamasını beklememeli. Böylesi sadece kendini kandırmaktır. Sahtedir. Bizi koca bir ömrün içinde, birkaç ay veya birkaç yıl götürür bu durum. İnsan, sonra yine üzüntü duvarına toslayacaktır. Onun için öncelikle kendinizden hoşlanın! İnsanın özünde yalnız olduğunu kabullenin. Ancak bu şekilde özgürlüğe yelken açabiliriz.

“Nasıl özgür olunacağını sana ben anlatamam, Mathilde. Senin yolunu ben tasarlayamam, çünkü o zaman senin yolun olmaz. Ama yeterince cesaretin varsa, kendi yolunu kendin bulursun.”

İnsan kendi yolunu kendisi bulmuyorsa, başkalarının onun hayatında üstünlük kurmasına izin vermiş olur. Aslında hayatımızdaki tüm ilişkilerin temelinde bu hakimiyet çabası vardır. Neredeyse çoğu insan, arzu ve korkuları dışında diğer insanlarla güçlü bir bağ kuramıyor. Çünkü arzu ve korkuların temelinde, hakimiyet fikri vardır.

Özellikle son zamanlarda, insanların ilişkilerinin çoğunun sallantıda olduğunu hepimiz görmekteyiz. Bu durumun yanıtını, yazar şöyle tarif etmiş; “Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki hiçbir şey engellenemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçük bir köprü vardır, o kadar. Ama sen tam bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: bu köprüyü geçip bana gelir misin? İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın.”

İnsan ilişkilerinin temelinde, yine insanın özü yatmaktadır. Bu özü de ancak kendimiz keşfedebiliriz. Bütün bu yazılanları, Nietzsche’nin “amor fati” deyimiyle özetleyebiliriz. Yani, kaderini sev… Bütün işin sırrı bu.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.