Bir Yirminci Yüzyıl Trajedisi: Delicatessen (Şarküteri)

“Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana onları her bakımdan aşmaktayız.” diyor Montaigne Yamyamlar üzerine yazdığı denemesinde. Yamyamların biz medeniler gibi kötücül nedenlerle değil, tamamen doğal nedenlerle ‘yamyam’ olduklarını söylüyor. Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro ikilisi ise post-apokaliptik bir dünyada, yok olmanın eşiğinde ve belki de çoktan yok olan bir insanlık tablosunda yeniden alımlıyor yamyamlığı.

Sürrealizmin belki de en önemli örneklerinden biri olan bu sıra dışı Fransız kara komedisi, içerisinde barındırdığı grotesk, distopik ve sınırların paramparça edildiği çok katmanlı olay örgüsüyle izleyicisine ürkütücü bir gerçeklik sunuyor.

Her şeyin öldüğü, ruhsuz, renklerin solduğu bu karanlık dünyada bir grup ‘aç’ insanın mücadelesine tanık oluyoruz. Her şey gibi yitip giden, paramparça olmuş bir apartmanda sakinlerin, kasaptan sürekli ‘taze et’ talep ettikleri bu kaotik dünya, pek çok açıdan bugünü anlatıyor aslında diyebiliriz. Başarılı yönetmenler yirminci yüzyıl Fransa’sında kıyamet sonrası yamyam bir sosyal topluluğu, yıkık bir apartmanda toplayarak modern toplum eleştirisini gözler önüne seriyor. Fakat her şeye rağmen umutsuz olmayı reddediyor ve : “Kimse özünde kötü bi’ insan değildir. Şartlar, onları kötü olmaya itmiştir. Ya da, kötü bi’ şey yaptıklarını bilmiyorlardır…” diyerek, en kötü karakterleri olan kasaba bu sözleri tekrarlatıyorlar. Seyirci o anda bu sözlerin boş bir arzu olmaktan ziyade adeta bir yemine dönüştüğünü anlayabiliyor. Kötü olmayı kabullenemeyen bir grup insan, yeryüzünde kanlı vahşetlere neden oluyor ve bu vahşetlerle beslenip hayatta kalıyordu. Herhalde bu trajik insanlık tablosu “Şarküteri”de anlatıldığından daha başarılı bir şekilde anlatılamazdı.

Apartman pek çok açıdan tarihsel süreçteki yıkımlar ve sonrasındaki dünyanın büründüğü  kasvetli ve çaresiz durumun bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Bu tarz tümevarımsal bir düşünce akıllara aynı konunun vuku bulduğu 2017 yapımı  Darren Aronofsky’kinin Mother adlı filmini getiriyor. Her iki yapım da bu ortalıkta buluşuyor, dünyanın bu açgözlü ve vahşi sakinlere nasıl bir ev sahipliği yaptığını anlatıyor. Aynı zamanda bu son derece ileri görüşlü gotik hikayeler, biz izleyicilere sormaya çekindiğimiz soruları bir çırpıda sorduracak bir merak içinde de bırakıyor: “Sıradaki kurban(!) kim olacak?”

Şarküteri’ye dönecek olursak her yeni kurban başına geleceklerden habersiz apartmana ayak uydurmaya çalışırken, eskiden bir palyaço olan Louison’un gelişi aç sakinler için heyecan verici bir bekleyişe dönüşür. Herkes dört gözle usta kasabın(nitekim bahsi geçen usta kasap çarpıcı şekilde kapitalizmin sembolüdür diyebiliriz)Louison’u avlayacağı günü bekler. Fakat hesaba katmadıkları şey kasabın tatlı ve iyi yürekli kızı Julie ve Louison’un birbirine aşık olmasıdır. Her iki karakteri “müzik” ile birbirine bağlayan yönetmenler, her şeyin yozlaşıp, yok olmaya mahkum olduğu bu distopik dünyada solmayacak tek şeyin müzik ve aşk olduğunu son derece harmonik bir şekilde dile getirirler.

Louison, Julie’nin yardımıyla yeni besin kaynağı olmaktan son anda kurtulurken, zaten yitip tükenmiş dünya içerisinde kapitalizmin temsili olan kasabın da kendine yer bulamayışı ile filmin son sekanslarına doğru ilerleriz.

Bu yönüyle Delicatessen(Şarküteri) içinde barındırdığı çeşitli karakter tiplemeleri ve gotik unsurla yalnızca 20.yüzyıla özgü bir yapım olmakla kalmayıp, yitirilen saflığın, mahremiyetin ve silikleşen bireyselliğin bir yakarışı olarak kült film kategorisinde Avrupa ve dünya sinemasının en temel temsillerinden biri haline gelmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar:  1

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.