fbpx

Burası Bir Cehennem ve Biz Cehennemde Yaşıyoruz/ Kefernahum

“Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını… Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek… Ne gülünç şey! Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır.”

Sartre, Tanpınar, Camus ve Nietzsche dünyaya karşı zırhlarını parlattıkları odalarından farklı kelimelerle tanımladılar yaşamı ve onun kaotik yapısını. Ama değişmeyen tek bir kavram vardı onlar için, ‘cehennem’. Kimi düşünürler için bu bireyin ta kendisi iken, bir öteki için cehennem başkaları demekti. Çünkü dünyayı biz seçmesek bile, başkalarının vasıtasıyla gelip sınandığımız koca bir kentti.

Termodinamiğin ikinci yasası zamanın düzenden kaosa doğru ilerlediğini varsayar. Evrene en iyi makyajı yapacak olan zamanın kendisidir çünkü. Evrenin, zamanın ve cehennemin iç içe geçişi bir başkasını da rahatsız etmiş olacak ki, 2018 yılının Cannes Film Festivali ve jüri özel ödüllerine layık görülen bir film çekildi: Capharnaüm – Kefernahum.

Yönetmen Nadine Labaki’nin Beyrut’u ve Ortadoğu’nun karmaşık yapısını, acının ve insanın göçünü anlattığı dram filmi. İsmini İncil’deki lanetli bir köy olan ve Taberiye Denizi’nin kıyısındaki bir bölgeden alıyor. İncil’e göre kaotik olduğundan lanetli olarak kayda geçen bu bölge, kaos anlamını taşıyan Kefernahum adı ile anılıyor. Labaki, filmin yapım sürecinde ortaya çıkan istatistikleri, olayları ve yaşamları göz önünde bulundurunca da bundan daha uygun bir isim bulamayacağını düşünmüş olmalı. Film etkileyici olmasının yanısıra;  gerçekçi bir dile, görselliğe ve oyunculara sahip. Ama asıl etkileyici olanın, yönetmenin neden böyle bir film çekme ihtiyacı hissettiğine dair, sorulan soruya verdiği cevap bana kalırsa;

“7 Mayıs 2008’de hamile olduğumu öğrendim ve aynı gün Beyrut yeniden savaş atmosferine girmişti. Yollar kesilmiş, hava alanları kapatılmış, her yerde yangınlar ve benzer şeyler yaşanıyordu. o dönem, arkadaşım ve ortak senaristim Jihad Hojeily ile çalışıyor ve bir sonraki film projemi tasarlıyorduk. Şehirde bir sokaktan diğerine çatışmalar yaşanıyordu. Yıllarca aynı apartmanı paylaşan, beraber büyüyen, aynı okula giden insanlar bir anda birbirlerine düşman kesilmişlerdi. Ve tek neden, aynı dine mensup olmamalarıydı. Ben de o sırada kendime şunu sordum, benim bir oğlum olsaydı, elinde silahla sokaklarda koşmasını nasıl engelleyecektim? Çocuğumu bu kargaşadan uzak tutup onun ailesini, dinini, yaşadığı evi koruma güdüsünü nasıl engelleyecektim?”

Bu cevabın günlerce beni düşündürdüğünü anımsıyorum. Çünkü yaşam içerisindeki tüm olumsuzlukları ve yarattığımız o cehennemi tek başımıza yaşarken, tüm hesap verişlerimizin muhatabı, aynadaki aksimizdir. Ta ki, bir başkasının sorumluluğunu alana dek. Yönetmenin fikrinin ardındaki motivasyon kaynağı da, seçimlerimiz dolayısıyla dünyaya gelecek herhangi bir varlığı, kendi cehennemimizde yaşatmaya hakkımızın olup olmadığı sorgusudur. Labaki, içinde bulunduğumuz o cehenneme tuttuğu objektif ile bizi iki saatlik bir günah çıkarmaya davet ediyor.

Film, bir mahkeme salonunda Zain Al Rafeea adlı çocuğun hakim karşısındaki savunması ile başlıyor. Sondan başlayıp geriye dönüşlerle flashback tekniği kullanılarak devam ediyor. İki saatlik bir Ortadoğu belgeselinin içindeymiş gibi hissettiriyor yönetmen çarpıcılığıyla. Bir çocuğu yetişkine dönüştüren şeyin, bir rakam, sayı ya da herhangi bir nicelik belirtecinden ziyade, doğduğu coğrafya olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Coğrafyanın kaderimiz olduğunu ve küresel yoksulluğumuzun sancılarını hissediyorsunuz. İnsanın eşyaya yenildiği bir çağda, çocuk olmanın ağırlığını taşıyor Zain omuzlarında.

Üstelik Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen çocuk oyuncu Zain, film boyunca gerçek hayatını oynuyor bir bakıma. Sokağın, beden işçiliğinin, ıskalanmış ömürlerin ve istismarların rahatsız edici tüm öfkesini, gözlerinde taşıyarak izlenmeye değer bir oyunculuk sergiliyor.

Film bittikten sonra, dünyada varlığınızı kanıtlayan tüm belgeleri düşünüyorsunuz. Nüfus cüzdanınızın, yerleşim yerinizin, doğduğunuz günü biliyor olmanın ne kadar önemli olduğunu ve hala üstünde yaşadığımız dünyanın zemininin ne kadar kaygan olduğunu hatırlıyorsunuz. Son anına kadar tebessüm etmeyi ve gülmeyi öylesine unutturan bir hikaye ki, bitişiyle yeni bir şey bulmuş olmanın rahatlığı birkaç dakikalık bir serinlik veriyor vicdanınıza.

Ortadoğu’nun yapısını düşününce, doğum yapmanın bir hak ihlali olduğu hissi tedirgin etmeye başlıyor seyirciyi. Zira çocuk haklarından, insan haklarından, yaşam hakkından habersiz bir coğrafyaya gelen her bir nefes bir bakıma hak ihlali değil midir? Yaşam, uzak bir yerdeymiş ve sizin ona ulaşmanız için kilometreler, sınırlar, insanlar engelini geçmeniz gerekiyor gibi yaşasaydınız, hala bir yaşamınız olduğuna inanabilir miydiniz? Geçen zaman bir ömürden sayılabilir miydi? Resmi tutanaklarda adınız hiç olmamışken, nefes almak, yemek yemek için bile bir başkası olmanız gerekseydi, hala bir dünyanız olduğu inancını taşıyabilir miydiniz?

Tüm bu sorularla sinemadan dışarıya adım attığınızda, bu cehennemi nasıl iyileştirebiliriz sorusu dikiliyor karşınıza. Yusuf Atılgan’ın da dediği gibi;

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış…”

Cehennem neresi? Tanrı’nın krallığı nerede biter? Aynı beden bu ikisini nasıl olur da taşır ? Kefernahum, size ılık bir yaz akşamı hissi vermeyecek belki ama yüzümüzü çevirdiğimiz gerçeklere, sanatın filtresiyle bir daha bakmamızı sağlayacak bir yapıt. Dünyanın arka bahçelerinde dolaştıracak, huzursuz bir film.

Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben

Nilgün Marmara

5 Comments

  1. Avatar

    Edaaa

    07 Nisan 2019 at 10:27

    Mutlaka izleyeceğimm. Yazınız ve emeğiniz için teşekkür ederim.

  2. Avatar

    Ayşee

    07 Nisan 2019 at 10:29

    Çok güzel olmuş emeğinize sağlık bir sonraki yazınızı sabırsızlıkla bekliyor olacağım

  3. Avatar

    Fatoş

    07 Nisan 2019 at 11:02

    İnsan içine işleyen bir yazı olmuş.

  4. Avatar

    Berna

    07 Nisan 2019 at 11:09

    Filmi izlemek istememe neden olan bir yazı yazmışsınız. Çok teşekkürler.

  5. Avatar

    Senem usta

    07 Nisan 2019 at 11:56

    Kaleminize sağlık Pınar hanım. Bir sonraki yazınızı büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.