Cumhuriyeti Nasıl Kazandık?

Büyük zaferler büyük inançlarla kazanılır derler. Türkiye Cumhuriyeti varlığıyla adeta bu sözün bir kanıtı gibi.

I.Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle başlayan Anadolu işgalleri Milli Mücadele’nin kıvılcımını ateşliyor ve Türk halkı, Mustafa Kemal adında gencecik bir subayın özgürlük inancı peşinde vatan toprağı için mücadele ediyordu, hem de sadece düşman askerlerle değil; cehaletle, gericilikle, yoksunlukla…

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, ülkenin her bir toprağı pay edilmişken başlayan ülke toprağında kana bulanmamış bir metre dahi kalmayan, köylerin, şehirlerin yakıldığı, kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı demeden herkesin canını ortaya koyduğu bu emsalsiz mücadele Lozan Barış Antlaşmas’ının imzalanmasıyla son buldu: Artık yeni bir devlet doğmuştu.

13 Ekim 1923,  Ankara başkent oldu. Bu, adeta Mustafa Kemal’in çoktan beridir planladığı Cumhuriyet’in ayak sesiydi. 28 Ekim 1923, Mustafa Kemal Paşa yakın arkadaşlarını Çankaya’da yemeğe davet etti. Heyecanlı, inançlı, çakmak çakmak gözlerinde bir şeyler saklıydı. Onlara “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi

29 Ekim 1923, Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet Önergesi’ni kabul etti. Artık egemenlik kayıtsız şartsız milletindi. Özgürlüğün, cumhuriyetin, bağımsızlığın bir bedeli vardı, o bedel her ne kadar ödendi gibi düşünülse de aslında her şey neredeyse yeni başlıyordu. Cehaletle olan savaş silahla olan savaştan daha tehlikeliydi. Savaştan çıkmış bir milleti ilimde, bilimde, kültürde, sanatta, eğitimde, üretimde ayağa kaldırmak zor işti hem de hala içeride düşmanlar gizlenmişken.

Yokluk, Türk halkının üzerine bir karabasan gibi çökmüştü, ne elde vardı ne avuçta. Var olan her şey savaşta yitip gitmişti. Olsundu, vatan düşman işgalinden kurtulmuştu, halk egemen kılınmıştı, yaşlısı genci, çoluk çocuk umut içindeydi yarınlar için. Yeni yeni fabrikalar kuruluyor, köylere doktorlar, öğretmenler atanıyor, çiftçiye teşvik ikramiyesi veriliyordu. Yokluk yeter ki insanın kalbinde olmasındı, inanç, azim, kararlılık, vatan sevgisi her şeyin üstünden gelirdi.

Şimdi sizinle paylaşacağım, Sabiha Gökçen’in hatırlarından bir kesit olan bu anı gönlü, ruhu zengin, kalbi vatan, millet aşkıyla dolu Türk halkının bir örneğidir…

“ Gazi, çiftliğinde dolaşırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu:
-Merhaba nine.
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle:
-Merhaba, dedi.
-Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp, -Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
-Ne sahibiyim, ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı:
-Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim.
Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
-Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
-Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da …. Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara’ya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

-Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?
Kadının birden yüzü sertleşti.
-Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı.
Bizi düşmanın elinden gurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?
Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz.
Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde gurtulmadık mı?
Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek:
-Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum:
-Anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı:
-Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim.
Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri tattı..
Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte Köşk’e gittik. Oradakilere şu emri verdi:
-Bu anamızı alın, burada iki gün konuk edelim. Sonra köyüne götürün.
Giderken de kendisine benim bütçemden üç inek verin armağanım olsun.

İşte büyük Türk Cumhuriyeti bu fedakarlıklarla, bu yüce gönüllülüklerle kuruldu.
97 yıldır bu mücadelenin, bağımsızlığın, hürriyetin, bu yüce gönlün gururunu yaşıyoruz. Kutlu olsun!

Yazan: Öyküm Kütük

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.