“Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, almak için bütün sızıları içine.” Oğuz Atay

“Böyle adama
(darılma ama)
yaklaşmaz hiçbir güzellik,
doğduğu günden beri kalbinde bir delik,
almak için bütün sızıları içine.
her zaman utanmıştır başkaları yerine.”

Tutunamayanlar adlı eserinde, Selim’in ağzından yazdığı şarkılar bölümündeki bu mısralar ile, Oğuz Atay’ın kendisi hakkında bazı gizleri dile getirmeyi amaçladığını düşünmüşümdür hep. Bu durumu hakikatiyle izah etmemiz gerekirse Atay’ın kendisini bu dünyada bir “sığıntı” olarak gördüğünü söylemek fazla abes kaçmayacaktır. “Sığıntı” derken, sığamamış, sığışamamış olandan bahsediyoruz. Sığınmayı dilemesi ve bunu gösterdiği bir eylem ile irade etmiş olmasına rağmen sığınmayı dilediği “alan”da varlığının bütün yönleriyle kabul görmemiş olan. Varlığının, var oluşunun, onu o yapan şeylerin tarifi eksik ya da yanlış yapılmış olan.

Sığıntı, bir sığınmış/sığınan gibi değil; tek taraflı iğreti bir durumun habercisi gibi. Sığınamadığı için durduğu mekân, zaman, hâl, kişi, topluluk onun için bir sığınak olamamış. Hangi saik, hangi sebep, hangi müessir ile olursa olsun sığınmış/sığınan olabilmek için sığınılacak makamın onun bu arzusunu, iradesini görmüş ve onu hür varlığıyla ve bütünüyle kabul etmiş olması şart. Oğuz Atay’ın “doğduğu günden beri kalbinde bir delik” taşımasının altında böyle bir tavrın saklı olduğunu düşünüyorum ben.

Sığamamışlığın, sığıntı kalmanın bir diğer handikapı da bilememe, bildiğine emin olamama hali olsa gerek. Bir nevi kuşku ile müsemma olmak. Tam da bu sırada Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar isimli romanında, Hikmet Benol’un, sevgilisi Bilge’ye verdiği isim gelsin aklımıza. Hikmet, evinde dikiş dikip koca bekleyeceğine felsefe okumuş Bilge’nin hiçbir şey bilmediğini öne sürerek ona Bilmezge ismini verir; onunla istihza eder aklı sıra. Bana kalırsa bir yandan da yazarın kendisi ile, Oğuz Atay ile dalga geçiyordur Hikmet.

“Anladı albayım anladı; benim burada oturmaktan sıkıldığımı, günün birinde deliler gibi sokağa fırlayacağımı sezdi. Kadınlar aptaldır albayım: Sadece sezmesini ve beklemesini bilirler. Ona, aptalsın diyorum. Bir de felsefe fakültesini bitirmiş. Ha-ha. Onunla alay ediyorum. Bilmezge diyorum ona. Evinde dikiş dikip koca bekleyeceğine felsefe okumuş. Fena mı etmiş? İsmi de Bilge. Ha-ha. Hiçbir şey bilmiyor. Ben ne biliyorum peki? O başka, değil mi albayım?…”

Bir metni anlamak sadedinde metnin yazarıyla onun kelime ve kavramları üzerinden kurulacak ilişki epistemolojik bir ilişki olmamalıdır aslında.


Epistemolojikleştirmede bilen-bilinen (özne-nesne) ilişkisi gereği ister istemez kurulan özne ile nesne arasındaki mesafe metinde yazarca seçilmiş kavramların içeriğine nüfuz etmeyi güçleştirmektedir. Kelimelerin aşikâr ettiği/gizlediği anlam ile olan mesafeyi azaltmanın en geçerli yöntemi yazarla ontolojik bir ilişki içinde olmaktır.

Oğuz Atay ile ilgili gizleri eserlerinde veya yazdıklarında aramak belki çok doğru bir yöntem değil fakat ben başka türlüsünün mümkün olduğuna da inanmıyorum pek. -ki böyle münzevi bir yazar üzerinden bir arayışa çıkmak da pek manalı olmasa gerek- Yine de insan öğrenmek istiyor albayım, yeryüzüne ayak izlerini bırakıp gitmiş Oğuz Atay gibi bir şahsiyetin fikirlerini kavramak istiyor. 

Ruhumuzu doyurdun, iyi ki var oldun Atay. 

“… Bazı meşhur adamların hayat hikayelerinde vardır böyle karanlık sonlar: Adam, esrarlı ve anlaşılmaz bir kişiliğe bürünür, eski dostlarına davranışı değişir, yerli yersiz kavga eder onlarla. Son aylarda kimseyle görüşmüyordu, kimseyi kabul etmiyordu, diye yazar kitaplar. Birtakım esrarengiz insanların etkisine kapılmıştı ve… Ve sonunda ölür tabii. Sonrası daha da acıklıdır: Yapılan otopside, beyninde bir yapı bozukluğu bulunur, ya da bir ur filan. Vah vah derler; bilseydik daha önce tedbirini alırdık…”

Tutunamayanlar 

 

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

1 Comment

  1. Ophelia

    29 Mart 2018 at 14:46

    Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Cümleleriniz çok muntazam ve çok şık.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.