Sürrealist İmgelerle Dolu Bir Film / Bir Şairin Kanı

“Her şiir bir armadır. Şifresinin çözülmesi gerekir.”

Yunan tragedyalarını aratmayan Jean Cocteau’nun yazıp yönettiği Bir Şairin Kanı (Le sang d’un poète ) sürreal öğelerle dolu deneysel bir film. Cocteau’nun hayatına göndermelerin de bulunduğu film, görsel estetiğiyle çeşitli im’ler oluşturarak ayrı bir atmosfer yaratıyor.

Şairin yaraları diye başlayan ilk sahnelerde, genç bir şairin resmettiği kadın figüründeki dudakların canlanmasıyla gerçekleşen olaylar yer alır. Dudaklar şairin eline bulaşır ve bir daha da çıkmaz. Dudaklar ona ses eder, onu yönlendirir,  bedenini ele geçirir. Şair hangi nesneye dokunsa dudaklar da o nesneyi harekete geçirir, o nesneye ses olur.

“Bu kadar basit olduğuna inanıyor musun? Bir yaradan kurtulmanın, yaranın ağzını kapatmanın bu kadar basit olduğuna inanıyor musun?”

Metaforik simgelerin yoğun olarak işlendiği filmin ilerleyen sahnelerinde şairi ele geçiren ağız artık bir sese dönüşmüştür. Bu kısımlar rüya içinde rüyanın oluştuğu ve bilinçaltı çağrışımların yoğun şekilde işlendiği bölümlerdir. Lotman’a göre ‘fantastik’, gerçek dünyanın sisteminin şaşırtıcı kombinasyonlarda yeniden tasnif edilmesinin bir örneğidir.

Ses şairi yönlendirerek başka bir boyuta götürür. Bu boyut değiştirme bir aynanın içerisinden geçerek gerçekleşir. Yönetmen çoğu filminde aynaları geçişin kapıları olarak kullanır. Bachelard’ın ifadesiyle: Aynalar fazlasıyla uygar, fazlasıyla geometrik nesnelerdir; rüya hayatı kendiliğinden uyum gösteren bir takım rüya aletleri oldukları ayan beyan ortadadır.

 

Şair kendisini bir otelin içerisinde bulur. Yan yana dizili odaların bulunduğu koridorda kapıları gözler. Her oda kendi içerisinde farklı bir hikayeyi barındırır. Kurşuna dizilen bir Meksikalı, cezalandırılan bir çocuk, hermafrodit bir figür. Maskların ve heykellerin bolca kullanıldığı sahneler dramatik bir fantazmanın ürünü olsa da Yunan tragedyalarından fırlamış gibidir.

Modern psikolojiye göre, ‘ben’ daimi bir sürekliliktir. Öyleyse film bir ortakyaşarlık taslar: maske ve rüya, film ve nesne, sözcükler ve suskunluk, aktör ve oynanan hayat tüm bunların iç içe geçip saf imaj haline geldiği bir an, büyülü bir an hasıl olur.” M. Johns Blackwell

Kapıların anahtar deliklerinden çekilen her görüntü siyah-beyaz atmosfer eşliğinde sürreal atmosferi daha da güçlendirir. Şair koridorun sonuna yaklaştığında bir el ona silah uzatır ve onu yönlendiren sesin eşliğinde kendini vurur, ancak ölmez bir nevi rüyadan uyanır.  Bir an kendisine gelir, odasındaki heykeli parçalar ve sonunda kendisi de öldürmeye çalıştığı şeye, heykele dönüşür.

“Heykelleri kırarak kişi, kendi kendine dönme riskine girer.”

Filmin son bölümlerinde bir çocuk avluda kartopu oynarken ölür. Bu kısımlar bir savaş sahnesinden farksızdır. Herkes ölen çocuğa karşı kayıtsızdır. Locayı andıran evlerin balkonlarında şık kıyafetleriyle asil kişiler olan biteni izlemektedir. Yerde kanlar içinde kalmış çocuğun hemen yanındaki masada şair bir kadınla iskambil oynamaktadır. Bu sahne Bergman’ın Yedinci Mühür’ündeki Azrail’le satranç oynama sahnesini andırır. Nitekim karşısındaki kadının ‘eğer kupa asın yoksa ölü bir adamsındır’ deyişiyle bu oyunun ölümle bir restleşme olduğu anlaşılır.

“Şiir yaratmada şair bir dil kullanır; ne yaşayan ne de ölü, az kişi tarafından konuşulan ve az kişi tarafından anlaşılan.”

Şair hileye başvurarak ölü çocuğun cebinden bir kupa ası alır. Ancak çocuğun üstünü örtmeye gelen  melek kupa asını şairden alır. Şair böylelikle oyunu kaybeder. Kendisini silahla vurur, tıpkı yerdeki çocuk gibi kanlar içinde kalır. Kalp atışları yüksek sesle duyulur. Bu ses Jean Cocteau’nun kendi kalbinin sesleridir. Kendi hayatına dair bir arayışın da imgesidir bu sesler. Masadaki kadın ise yürüyerek gider ve bir heykele dönüşür.

“Dünya, kendisi dışında hiçbir şeye, arzulara bile dayanmayan bir hayal dünyasıdır. Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki alana yayılan bir dünya olduğu için de tanımı gereği estettik bir hayaldir.” Heidegger

Jean Cocteau yarattığı sahneler, sürreal imgeler oluşturarak dönemi içerisinde ayrıksı bir yapı oluşturmuştur. Hayalle- gerçeğin, yaşamla-ölüm arasındaki gizi, bilinçaltı çağrışımlarla yansıtarak simgesel bir dil kullanmıştır.  Her ne kadar görsel atmosferin cazibesi bizi kendi içerisine sürüklese de son sahneler, hem savaş dönemine hem de olaylar karşısında sessizleşen, hiçleşen insana ses eder.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.