İÇİMİZDEKİ BUZULU KIRACAK OLAN BALTADIR KİTAPLAR

 

20. Yüzyılın Yetiştirdiği En Önemli Feministlerden

SÜSSÜZ, YAPMACIK OLAN HER ŞEYDEN UZAK BİR KADIN : INGEBORG BACHMANN

Ingeborg Bachmann 20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarındandır. Öğretmenlikle yaşamını devam ettiren bir ailenin üç çocuğundan en büyüğü olan Ingeborg Bachmann, 25 Haziran 1926’da Avusturya’nın güneyinde yer alan Karintiya’nın başkenti Klagenfurt’ta dünyaya gelir.

Ingeborg Bachmann felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okumak için önce Innsbruck’a ardından Graz ve 1946’da Viyana’ya gider. Aynı sene şehrin bir gazetesinde ‘’Kayıkçı’’ adında bir öykü yayımlar, bitmesine iki bölüm kalan romanı İsimsiz Şehir’e devam eder ve tezini yazmaya başlar. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaşır. 1950’de ‘Martin Heidegger’in Varoluş Felsefesinin Eleştirel Kabulü’ adlı teziyle doktor unvanı alır.

‘47’ de, Grup 47 yazarları; Heinrich Böll, Martin Walser, Hans Magnus, Enzensberger, Uwe Johnson, Peter Weiss ve diğerleri ile tanışır.( Grup 47, Alman yazar Hans Werner Richter’in 1947’den 1967’ye kadar Almanca’da eser veren yazarları davet ederek oluşturduğu bir gruptur. Grubun buluşmaları, okunan metnin iki taraflı eleştirisi ve genç, daha tanınmamış yazarları destekleme amacı gütmekteydi.)  Edebiyatın estetik ve politik meseleleri üzerine düşünmek için sık sık Cafe Raimund’da toplanırlar. Hepsi Bachmann’ın varlığından etkilenir. Nereye giderse gitsin, Ingeborg Bachmann daima ilgi merkezi olur ve bunu kimse açıklayamaz.

‘’Bir tarzı vardır, sustuğunda bile bir tarzı vardır ki, bu daha açıklanamaz bir şeydir.’’

O kadar içine kapanık ve utangaçtır ki Grup 47 karşısında yaptığı ilk okumada sesini duyuramaz. Bunun üzerine orada bulunan yazarlardan biri şiirini yüksek ve net bir sesle okumasını önerir. Bachmann heyecandan bayılır.

Arkadaşlarına göre o, her zaman her zaman bütün yazarlardan kaçar, onları kötücül, büyüklük deliliğine kapılmış küçük burjuvalar olarak görür; o ki hiç masalarına oturmaz, düşüncelerinde hiçbir şekilde geri adım atmaz. Kendini şiirlerine verir.

Ingebor Bachmann şiirler, öyküler ve radyo oyunları yazar. İlk şiirleri 1948-49 yıllarında yayımlanır. Türler arasında bölünmüş olmayı umursamaz. Çok geçmeden tanınmaya başlar. Her zaman olduğu gibi. Eleştirmenler ilk iki şiir kitabı Askıdaki Zaman (1953) ve Büyük Ayıya Yakarış’ta (1956) felaketten sonra yeni bir şiirin mümkün olduğunu görür.

Herkeste büyük hayranlık uyandırır. Çalışmaları, Georg Büchner Ödülü, Grup 47 Ödülü, Bremen Kenti Yazın Ödülü, Berlin Eleştirmenler Ödülü, Avusturya Büyük Devlet Ödülü ve Anton Wildgans Ödülü gibi ödüllerle takdir görür. Geleneksel lirizm ile bağını koparmadan kendine has bir sesi olduğuna dair herkes hemfikirdir. Bu, savaş sonrası nesil için bir nevi umudu temsil etmektedir.

Yıkıcı bir basın kampanyasının patlak vermesi yıllar sonra Malina’nın yayımlanmasıyla başlar. Artık savaş sonrasının teselli veren güzel şairi değil, kırılmanın yazarıdır. Sadece romanın biçimsel ve kavramsal kıstaslarına karşı gelmez, edebiyat camiasını da şiddetle reddeder. Denkleri arasında kabul görerek yazmaya devam eder.

Ingebor Bachmann’ın ataerkil şiddete ve ortalığı hala kırıp geçiren ölümcül ideolojilere karşı getirdiği kekremsi lanetlemeye karşı afallayan, Avusturya’yı eleştiren bir yazıdan rahatsız olan eleştirmenlerin büyük çoğunluğu sesini duymayacak haldedir ve onu yitik şair olarak nitelerler.

Bachmann yeni bir dil olmadan yeni bir dünya olmayacağına inanmıştır. İnatla ütopik, yolunu başka dillerden geçerek yapan, hem tekil hem çoğul, yazarın sözlerini başkalarınınkiyle, ölü veya diri o kağıttan kardeşleriyle, Shakespeare ile, Wittgenstein ile, Goethe ile harmanlayan bir dil icat etmeye çalışır.

1959-60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verir. Ingeborg Bachmann, 1959’da vermeyi kabul ettiği Frankfurt Dersleri’nde kırılgan ve kendinden emin olmayan bir sesle, edebiyattan beklediğini biçimlendirmeye çalışır.
Onun süssüz ve yapmacık olan her şeyden uzak olmasını ister.

Bachmann’ın şiiri klasik dönemin ve sürrealizmin etkisi altındadır. Ayrıca eserlerinde Bachmann genelde aşkın imkansızlığı, suçluluk ve hassas umutları kıran düşüncesiz güçler üzerine yazar. Düzyazılarında ise Bachmann daha çok sosyal konuları ele alır. Fakat üslubundaki lirik özellik ve derin düşünsel yapıyı korur. Ataerkil ailede kadına karşı düşmanlık, eserlerinin ortak temasını oluşturur.

Katı ve mesafeli bir üslupla yazdığı şiirleri genelde hüzünlü bir havaya sahiptir. Karanlık ve güçlü imgelerinin kaynağı acı dolu kişisel deneyimler, mitoloji, insan ilişkileri ve sosyal olaylardır. Gelecekle ilgili düşünceleri genelde karamsardır.

Çok anlamlı olabilirdi: tükenmekteyiz, 
gitmek zorundayız, çağrılmadan geliriz.
Ama konuşmak ve anlaşamamak,
ve bir an bile kavuşamayan ellerimiz,
yıkmakta bunca şeyi: kalıcı değiliz.

Yazar, Max Frish’le 3 Temmuz 1958’de tanışır, ilişkileri beş yıl kadar sürer ve oldukça dokunaklı bir şekilde sonlanır. Bachmann’ın yakınları onun ayrılıktan sonra yıkıldığını ve Frisch’in patavatsızlıklarından dolayı bir hayli yaralandığını söyler. Zürih’te bir kliniğe kapatıldığı, uyku hapları ve sakinleştirici kullanma alışkanlığı edindiği bilinmektedir.

‘’Bazı adamlar vardır, durum tamamen umutsuzdur, bazılarıyla ise biraz daha az umutsuzdur.’’

Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk eder. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başlar.

Ingeborg Bachmann hayatının son yıllarını kuruntusuz yaşamaya ve kendini büyük projesi Ölme Biçimleri’ne vermeye çalışır. Projenin ismi bile aslında ruhunun çoktan vazgeçtiğinin ve kara bulutların omuzlarına çöktüğünün habercisidir.

Ölme Biçimleri üç kitaptan oluşacaktı: Malina, Franza ve Fanny Goldman’a Ağıt.
Sadece Malina biter ve 1971’de Franza ve Fany Goldman’a Ağıt tamamlanamayıp ölümünden sonra yayımlanır.

“Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek…”

(Malina’dan)

Daha önce, 5 Mayıs 1971 tarihli bir konuşmada, Malina’dan söz ederken: “Kitabı yazdığım sıralarda, bugün yayımlananların pek azını okumuştum, ama içimde bir şeye karşı yazdığım duygusu vardı. Varlığını hep koruyan bir teröre karşı. Çünkü insanın gerçek ölümü, hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.”

Ingeborg Bachmann, uzun yıllar yaşadığı Roma’daki evinde fazla miktarda uyku hapı aldıktan sonra yaktığı sigaranın yol açtığı yangında aldığı yaralar ve oluşan yanıklarından dolayı 17 Ekim 1973’te hayatını yitirir.
Yangının sebebi olarak sönmemiş bir sigara gösterilse de bu konu tam olarak açıklık kazanmamıştır.

Curriculum vitae şiirinde Bachmann şöyle diyordu:

“Gökyüzünü sürükleyip götürmek zorundalar mı? /İzin vermeyin toprağın beni almasına /Sessizlik içinde yatmama izin verin/ Sessizlik içinde, gece için.” 

1 Comment

  1. Dariush salehi

    27 Nisan 2018 at 04:58

    Yine ikimiz, koyuyoruz ellerimizi ateşe,
    sen nice zamandır yıllanmış gecenin şarabı aşkına,
    ben ise sabahın hiç sıkılmamış pınarı uğruna.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.