“İnsan olan her işin içinde karşılık beklentisi gördüm.” Kuyucaklı Yusuf

“Fakat her şey geçer. Her şey unutulur. Kendini bir felaketin içinde kaybetmenin manası yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!”

Bir yabancının ve yabancılığın romanıdır Kuyucaklı Yusuf. Yabancıdır Yusuf.

Yusuf kentli değildir. Kalem erbabı değildir. Çiftçi değildir. Köylü değildir. Yusuf evlat değildir. Yusuf baba değildir. Yusuf kardeş değildir. Yusuf dost değildir. Yusuf arkadaş değildir. Yusuf sırdaş değildir. Yusuf ne vardır ne de yok. Yusuf kimseye yakın değildir. Kimse Yusuf’a yakın değildir. Yusuf hiçbir işe yatkın değildir. Hiçbir iş de Yusuf’a…

Ancak Muazzez vardır Yusuf’un sessiz dünyasının kapısından içeri girebilmiş. Yusuf’un karanlığını kıyısından, köşesinden delebilmiş. Yusuf’un kalbinde diğerlerinden farklı bir yer edinebilmiş. Herkes gibi görülmemiş, herkes gibi bilinmemiş, herkes gibi sırt dönülmemiş. Bir nebze de olsa Yusuf ile özdeşleşebilmiş, Yusuf’a bir eş olabilmiş. Kavganın ortasından kurtarılmış. Yangınların içinden çıkarılmış. Aziz olabilmiş. Küçük Muazzez.

Roman bir yabancı ile o yabancının azizi arasında geçer. Yabancı hep yabancılık çeker, aziz ise aziz olarak geldiği hayattan aziz olarak çekip gider.

‘‘Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu? Niçin? Kimin için?’’

Ana karakter Yusuf için kitabın başlarında yapılan “Bir sur harabesi üzerinde biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi büyüyüp gelişen yabani incir ağacı” benzetmesi, Türkçe’de yapılmış en güzel benzetmelerdendir.

Sabahattin Ali’nin de yazmış olduğu gibi; zaten, bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Yazarın bu netameli manzarayı Kuyucaklı Yusuf ile samimi bir şekilde anlatmaya çalıştığını söylemek mümkün.

‘‘Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; “Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!” deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma… Sonra en mühimi, kendini halinden şikayet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.’’

İçimizin imârını sanat vesilesiyle yapabileceğimize inanıyorum. Kendi hikayemi didik didik ederken başkalarına da anlatacak hikayeler biriktiriyorum. Bu yüzden 2015 yılından beri Sanat Karavanı ailesinin içerisindeyim. Aynı zamanda hukuk fakültesi mezunuyum. Tanpınar’ın dizeleri ile bitireyim: ”Rahatını bozduk zavallı bir taşın / eşyanın uykusundan uyandırdık / varlığın çarkına takıldı hiç yere.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.