fbpx

İnsanın Arayış Serüveni / Zorba

Son yıllarda “kişisel gelişim” alanında birçok kitap çıktı. Bunun nedeni, insanın kendini arama ve keşfetme isteği kuşkusuz. Kategori olarak bu alanda yer almasa da Nikos Kazancakis’in “Zorba” isimli kitabı, bu anlamda değerlendirilebilecek önemli kitaplar arasında.

Zorba, Yunan yazar Nikos Kazancakis’in 1946’da yazdığı ve onun dünya çapında tanınmasını sağlayan en önemli romanıdır. Kazancakis, bu romanında aslında kendisiyle yaşadığı iç hesaplaşmayı anlatmıştır. Geçmişi, kayıp giden zamanı, insanın yargılarını ve yanılgılarını tüm içtenliğiyle ustaca romanına aktarmıştır.

Hayatın gerçek bilgeleri, hayatı özümseyerek yaşayanlardır. Bu roman, bir arayış serüveninin ürünüdür.  Hayata dair aradığımız tüm şeylerin cevaplarını bütün çıplaklığı ile bizlere anlatır. Ama baştan söyleyeyim bu kitap öyle alelade bir zamanda ve mekanda okunmamalı.

Zorba, adeta yaşamın bilançosunu gözler önüne sermektedir. Romanı okurken eminim birçok kişi Descartes’in şu sözünü aklına getirecektir; “İyi kitap okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir.”

Alabildiğine uçsuz bucaksız, masmavi Ege Denizi’nin güneyindeki Girit Adası’nın bir sahil kasabasında; el yapımı kırmızı bir şarap ve imbatın denizden yüzümüze savurduğu deniz kokusu eşliğinde sohbet etmek de ne güzel olurdu hani. Şarap demişken, romana hayat veren karakter Zorba’nın dile getirdikleri ne güzeldir: “Ne makine şu insan be; içine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun. İç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor.” Acaba bizim içimizden neler çıkardı, kim bilir?

Kazancakis, Katolik rahiplerin yönettiği bir Fransız okulunda eğitim almış, daha sonra hukuk fakültesini bitirmiş, felsefeci Henri Bergson’un öğrencisi olmuş, Balkan Savaşlarında orduya katılmıştır. Ardından birçok ülkeyi gezmiş, yazılar yazmış, Marksizm, Komünizm ve Budizm etkisinde kalmış, Lenin hayranlığı ile birlikte sol bir partide başkanlık bile yapmıştır. Yani demem o ki, bizim tabirimizle “görmüş geçirmiş” bir adam. Yarattığı “Zorba” karakterinde bu birikiminin izlerini görmek mümkündür.

Bergson’un o; “ölçülebilen ve sınırlandırılan bir zaman yoktur, zaman durağan değildir, geleceği de önceden kestiremeyiz, tek başına gerçekliği de bilemeyiz” görüşlerinden etkilenmiştir. Varoluşçuluğun tınılarını, pozitivizme karşı olan başkaldırıyı ve ruhun bedene göre daha üstün olmasını, “Zorba”da ustalıkla işlemiştir.

Zorba karakteri; hayatı iliklerine kadar yaşamış, yoğurmuş ve özümlemiş bir adamdır. Çılgın, bilge, hayatla iç içe, hilesiz, yalansız, korkusuz, özgür, meraklı kısacası kocaman bir ruhtur Zorba. Toplumun pek sevmediği bir tiptir aslında. Çünkü toplum, insanları istediği kalıplara sokamadığında onları sevmez. Sivrileni sevmezler. Aykırıyı sevmezler. Sevmezler işte.

Zorba, aslında insanlığın o ilk halindeki gibi ilkel duygularla bugünü yaşamaya çalışan bir karakterdir. O, her olayı ilk defa yaşıyormuş gibi heyecanlıdır. Belki de ruhu ondan böyle canlı kalmıştır. Her günümüzü ilk günümüz gibi heyecanla yaşasaydık, bizler de daha canlı olmaz mıydık?

Zorba, anı yaşar. Şu anda ne oluyorsa onunla ilgilenir. Toplumun dayattıklarının dışındadır. Hayatı tutkuyla yaşar. Hayatı doğallığı ile çözmüştür. Aslında o, bir karakterden çok; bir ruh, bir tutku, bir felsefe ve bir yaşam biçimdir. Birçok insan, bu yaşam biçimine sahip olan insanları kıskanır ve onun yerinde olmak ister.

Hatta kitabın ön sözünde şöyle der Kazancakis; “Eğer bugün dünyada bir kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir Guru, Aynaroz Papazlarının dediği gibi bir Yeronda, seçmem gerekseydi kesinlikle Zorba’yı seçerdim.” Çünkü ona göre, hayatında tanıdığı en rahat ruh, en sağlam vücut ve en özgür haykırış onundu. Zorba, yalnızlık içinde düğüm düğüm çözülmeye çalışılan tüm sorunları, dağların arasında ve temiz havada çözmüş bir adamdı.

Zorba, bir keşiştir, aynı zaman da bir de kaşiftir. Ona hayatta en iyiliği dokunan şeyler, geziler ve düşler olmuştur. Ölmeden önce yapmak istediği tek şey de, elinden geldiğince çok toprak ve deniz görmektir. Der ki; “Ölmeden önce Ege Denizi’ni gezen insana ne mutlu!” Gerçek mutluluğu, insanlardan uzak yaşayıp onları sevmek ve onlara gereksinim duymamakta bulmuştur. O, yapayalnız olmaktan hoşlanır. Belki de bizim arayışımız, yalnızlığımızda kendimizle tanıştığımızda son bulur.

Zorba,  mutluluğu basit şeylerde bulabilendir.

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyor.”

Bizler en çok da bir mutluluğu yaşarken onu kavrayamayız. Zaman geçip de arkaya dönüp baktığımızda, geçmişte ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Pişman oluruz ve Zorba’nın deyimiyle; “Bazen içimden, küçük bir anı alıp karşılığında bütün hayatımı veresim gelir.” diye haykırmak isteriz.

Zorba, keyiftir. Ona göre insan, nedensiz bir şey yapmalıdır. Sadece keyfi için.

“Biz, güneşin bir an önce batmasını, işçilerin paydos etmesini, kumsalın üzerine uzanmayı, doyumsuz köy yemeğimizi yemeyi, Girit’in sek şarabını içmeyi ve söyleşimize başlamayı bekliyorduk.”

Zorba’ya göre her şeyin gizli bir anlamı ve ruhu vardır. Evrendeki her şey, maddenin ruha dönüştürülmesi savaşı içerisindedir. Canlı ve cansız her şey çözülmeyi bekleyen bir hiyerogliftir. Onların ne demek istediğini çözen insana da ne mutlu!

Zorba, delidir ve korkusuzdur. Ona göre herkesin bir deliliği olmalıdır. En büyük delilik de bir deliliğe sahip olmamaktır. Deli insan, kendi yolunu izler. Deli insan, korkusuzdur. “ Bilmem gördün mü? Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı ama korkusuz.”

Kazancakis, bu “Zorba” ruhunu mezarında bile yaşamaktadır. Öyle ki mezar taşında şunlar yazmaktadır;

“ Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm.”

“Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım sevdalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!”

Korkma. Sonuna kadar gittiğinde, eminim kendini bulacaksındır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.