“Kadın”ın Tarihsel Yolculuğu

Var olamamanın dayanılmazlığı üzerine postmodern bir okuma: Kadın nedir?

TDK’nın “kadın”kelimesini dört maddede tanımladığı görülür. Bunlardan ilki erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi; ikincisi analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri becerileri olan; üçüncüsü hizmetçi bayan ve sonuncusu yine bayandır. Peki bu tanımlamalarla sınırlandırılan ve özgürlüğü eve kapatılan kadın aslında kimdir ve özgürlüğü için neden mücadele etmelidir?

Kültür tarihine bakıldığında varoluşun mitik düzlemine uzanan yolculuk boyunca kadının, doğa ile bütünleştiğini ve kültür yaratımı olan tüm kavramlara taban tabana zıt olduğu görülür. Kadın ve erkek pek çok dikotominin temelini oluşturan iki farklı cinsiyetken, zaman  içinde kadının rolü farkın eksi tarafından nasibini aldı ve tüm haklarından azledildi. Fakat insanlığın kökeni irdelendiğinde, en ilkel kabilelerde bile kadının varlığı o topluluk için tam anlamıyla bir gizem ve aynı zamanda hayranlık uyandıran bir mucize olarak ele alınırdı. Toprakla bütünleşen kadın ayın döngülerini takip eden bedensel benzerliğin yanında, doğum yaparak toprağın verici özelliğinin bir taşıyıcısı olarak görülüyordu.

Avcı toplayıcı toplumlara bakıldığında kadın ve erkeğin eşit olduğunu, fakat yerleşik yaşama geçiş ve ticaretin başlaması ile birlikte kadının erkekle paylaştığı rollerde kısıtlamanın meydana geldiği görülür. Gelişen kapitalizm ile birlikte kadın, dış dünyadaki işlevselliğini tamamen yitirmiş ve bu 1790’li yılların birinci dalga feminizm hareketine (eğitim, mülkiyet ve oy haklarının alınmasıyla sonuçlanan hareket) kadar devam etmiştir. Ardılı olan ikinci dalga feminizm ise II.Dünya Savaşı’nda erkek nüfusunun kritik derecede azalması sonucu boş kalan iş gücününün kadın çalışanlarla kapatılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Dönem dönem pek çok baskılanmaya maruz kalan kadınlar batılı anlamda “var olabilmek”adına çokça mücadele vermek zorunda kalmıştır. 20.yüzyılın feminist filozoflarından Simone de Beauvoir, kadının sancılı varoluşu üzerine aydınlatıcı önermelerde bulunmuştur.

Döneminde “kadın”ın yalnızca döl yatağından ibaret olarak görüldüğü Beauvoir, toplumun ötekisi olarak kabul edilen kadının gerçek kimliğini topluma kazandırmak adına uzun yıllar mücadele etmiştir. Bu bağlamda Beauvoir varoluşçu felsefedeki ben ve öteki ilişkisini, kadın ve erkek ilişkisine uyarlayarak varoluşçu feminist teorinin temelini atan ilk kişi olmuştur. Onun için kadının toplumdaki rolü, erkek yani asıl özne olarak görülen ben tarafından belirlenir. Ki nitekim “ben”in tam anlamıyla karşıtı olan bu dişil ikincil konum ise kadına yani ötekiye tekabül etmektedir.(1)

Bu açıdan kadının tek başına varlık gösteremeyen, ikincil bir varlık olduğu ve yine bu sebeple erkekten bağımsız olamayacağı yaklaşımını İkinci Cins adlı eserinde detaylandırmış ve kadının ona dayatılan bu rolü kabullenmesinde suçlu olan taraf olmadığını açıklamıştır.

“Kadın olmak, geçmişle aradaki bağları, bir daha kurulmayacak şekilde koparmak demektir. Genç kızı yaşamının önemli bir bölümünün geçtiği düşsel alandan koparıp alır, gerçek dünyaya atıverir.”

Beauvoir güçlü ve etkileyici kalemiyle döneminde hiçbir zaman tam anlamıyla filozof olarak anılmadığı gibi, günümüzde de Sartre ile bütünleşmiş bir kimlikle kaleme alınarak, mücadele ettiği şeyle karşı karşıya kalmaktadır. Fakat Beauvoir’in düşüncelerine tam anlamıyla aşina olanlar savunduğu bu fikirleri içselleştirerek, bağımsız bir kadın kimliği için mücadele etmektedir.

Toplumun belirlenmiş ve sabitlenmiş kalıplarının dışına çıkan, varoluşu için cesurca savaşan ve 21.yüzyılın tüm baskı ve dayatmalarına karşı yepyeni ve farklı yollar çizen tüm kadınlar, postmodern çağın birer Medusa’sıdır. Bu kadınlar tıpkı Beauvoir’in bahsettiği gibi; ikinci cins kimliklerinden sıyrılarak özgür bireyler olmayı ve kendi kimlikleri adına mücadele etmeyi tercih etmiştir.

Bizler de kadının artık erkekten bağımsız, ayakları üzerinde dimdik durabilen, güçlü bir varlık olduğunu toplumca kabullenmeli ve bunu içselleştirmeliyiz. 21.yüzyılın postmodern Medusa’ları ancak yobaz, gerici ve ehlileşmemiş eril zihniyeti taşlaştırıp yok etmeyi hedeflemektedir. Bugünün feminist mücadelesi pek çok yönden hafife alınan bir atılım olsa da, bugünün bilinçli ve farkında kadını gelecek nesillere ışık olacaktır.

Yazımızda sona gelirken şunu belirtmek gerekir ki, bugün aslolan kadının namus adı altında prangalara vurulup; erkeğin kadını bir başarı nesnesi haline getirmesi durumunun vahimliğidir. Unutmamak gerekir ki ne kadın “ikinci cins”tir ne de erkek tek başına “ben”dir.

Bir hakikat varsa, o da cinsiyet değil, ZİHNİYETTİR…

 

Kaynak:1

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.