Kötülüğün ‘Işıltı’sı Üzerine Bir Mesel: The Shining

Kubrick sinemasının ne denli etkileyici olduğunu hepimiz biliyoruz. Başarılı yönetmenin 1980 yapımı Stephen King’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış ve içeriğiyle son derece uyumlu bir çeviriye tabi tutulmuş “Cinnet” adlı yapımı, bugünkü analizimizin temel çerçevesini oluşturmaktadır.

The Shining için basit bir korku filmi olduğunu söylemek son derece yetersiz bir tanım olacaktır. İçerisinde pek çok derinlikli alt metin bulunduran bu yapım öncelikle tarihi bir referans vermesiyle büyük önem kazanıyor. Amerikan ulusunun kuruluş sürecinde yaşanılan Kızılderili soykırımı ve bir mezarlığın üzerine inşa edildiğini daha ilk sekanslarında öğrendiğimiz film, ilerleyen sahnelere dair adeta bir ön gösterim niteliği taşıyor.

Üç kişilik çekirdek bir aile ekseninde gelişen olay örgüsünde, ailenin küçük oğlu Danny’nin daima geçmişle bağ kurmasına neden olan telepati yeteneği ve filmin sonraki sahnelerinde gördüğümüz “Overlook”(görmezlikten gelme,aldırmamak gibi anlamalara sahip olan kelime, yine görmezlikten gelinerek katledilen Kızılderilileri refere etmektedir) Oteli’nin her köşesini kaplayan Kızılderili motiflerinden-balta, ok, duvardaki resimler ve halılar sayesinde beyaz ailenin bu “dağ başındaki” otele boşuna gelmediğini anlıyoruz. Büyük bir politik eleştirinin temelini oluşturan Kubrick, eleştiri oklarını sadece tek bir yöne doğrultmakla kalmıyor, sonrasında “baba”nın söylediğine şahit olacağımız “beyaz adamın yükü”nün koca bir kültür eleştirisi olduğunu korku öğeleri yardımıyla tüyler ürpertici bir biçimde izleyicisine anlatıyor. Şimdi biraz içeriği inceleyelim.

Beyaz bir Amerikan ailesi olan Torrance’lar bu kanlı vahşetin yaşandığı otele bekçilik yapmak için yerleşirler, fakat Jack sıradan bekçilerden biraz farklıdır. O bulunduğu konumdan asla memnun olmayan ve hep daha fazlasını isteyen tam bir kültür adamıdır. Yazmak ve bu yolla adını bilinir kılmak ister. Ailenin topyekün bu otele yerleşmesinin bir nedeni de yazmak konusunda  sıkıntılar yaşayan baba Jack Torrance’a ilham getirmesi umududur. Hiçbir şekilde istediği noktaya erişemeyen bu yazar, şehirden kaçıp sığındığı Overlook Oteli’nde bambaşka bir kimliğiyle yüzleşir.

Tam anlamıyla bir çözülme öyküsü olan The Shining’de belki de en çarpıcı mekanizmalardan biri ‘Oedipus Kompleksi’nin işlenişindeki inceliktir. Baba ve oğul arasındaki sürekli gerilim, olaylardan en çok etkilenenin yine baba ve oğul oluşu, buna ek olarak filmin son sahnelerinde son derece çarpıcı bir şekilde işlenen “labirent”metaforu ve kovalamaca Kubrick’i birkez daha hayranlıkla izlememize imkan tanır. Elbette farklı okumalarda bu noktadaki oğula duyulan nefretin farklı nedenlere bağlandığını da görmek mümkündür. Fakat mitik düzlemde film, tam olarak bu karmaşayı ifade etmektedir. Ayrıca filmde çok da dikkat edilmeyen, fakat bu tezi doğrulayan bir başka unsur ise, babanın oğula zarar verme girişimini geçmişte de tekrarlamış olmasıdır.

Baba böylesine kültürize olmuş bir rolü üstlenirken, anne son derece saf ve itaatkar bir kadın tiplemesindedir. Eşine ve oğluna karşı yine son derece sevecen ve ilgili olan bu kadın babanın karşısında bir doğa temsili olarak varlık gösterir. Yalnızca oğul baştan sona saf bir bilinçlilik hali içindedir. Daha otele gelmeden olacakların farkındadır. Fakat tüm bunlara engel olacak güce sahip değildir.

Tüm film boyunca aklımızı kurcalayıp bizi ürküten ve pek çoğumuzun başta yüksek olasılıkla Latince sandığı“Redrum”kelimesi ise “Murder”(cinayet)kelimesinin tersinden yazılmış hali olarak filmde son derece başarılı bir korku unsuru olarak yer almıştır. Öyle ki ilerleyen sahneler için bir ‘foreshadow'(önceden gösterme)niteliği kazanmıştır. Çünkü karlarla kaplı bu dağda, Overlook Oteli, içindeki üç sakiniyle adeta bir hayatta kalma mücadelesine tanıklık etmiştir.

Bir başka sahnede babanın dehşetle uyanıp “şimdiye kadarki gördüğüm en korkunç kabustu” dediği düşü, belki de Gregor Samsa’nın uyandığında onu dev bir böceğe dönüştüren düşünden çok da farklı değildir. Çünkü bu düşler karakterlerde iki farklı düzleme (sinema ve edebiyat) rağmen korkunç değişimler yaratmıştır. Samsa dev bir böceğe dönüşüp bedensel formun yitimiyle insan kimliğini kaybederken; baba “cabin fever”-“kulübe çılgınlığı” adı verilen bir bunalıma girerek “cinnet”e sürüklenmiştir. Nitekim bu akıl dışılık hali, kültürün doğa eline düştüğünde ne denli zayıf hale büründüğünü anlatan bir mesel niteliği taşımaktadır.

Ayrıca pek çok filmin yanı sıra Hitchcock’un Physco’sunda da gördüğümüz Bates Oteli cinayeti gibi, Overlook’da da karşımıza çıkan bu cinayet olgusu, izleyiciye nedir bu otellerin alameti farikası diye sordurtmadan edemiyor? Fakat bizim otelde durum biraz farklı.

Otelde hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı şizofrenik bir atmosfer oluşması, sadece karakterlerin değil izleyicinin de kafasını karıştırmaya yeten bir unsur haline gelir. Otelde daha önce yaşayan kişilerin filmin son sahnelerinde tüm aile üyelerine görünmeye başlaması bir çeşit karşıt saldırı niteliği kazanır ve hayaletler otelin misafirlerini karlı bir kış günü gözyaşları ve korku içinde şehre geri gönderir.

Filmin son sekanslarında karların içinde hepsinden daha korkunç olan bir misafir donmaya mahkum bırakılır. Tahmin edersiniz ki bu misafir ikiyüzlü eril kültürün temsilcisi, “yazar” ve “bekçi” olan baba Jack Torrance’dan başkası değildir.Kültür tıpkı değişip dönüştürmeye çalıştığı doğa gibi,yine onun tarafından trajik bir çözülmeye uğrayarak, donarak yok olmaya mahkum bırakılır.

Böylece kötü, kötülüğün doğuşu ve yok edilişi gibi kavramlar Kubrick tarafından bir kez daha başarıyla  işlenmiş olur. Filme dair söylenecek fakat sayfalar alacağından söyleyemediğimiz çok şey var. Bu sebeple kaliteli bir film izlemek isteyen herkesin izlemesini şiddetle öneriyoruz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.