KÜÇÜCÜK BİR KELİME, BÜYÜK BİR ROMAN: AZ

İlk romanıyla birlikte kendi okur kitlesini oluşturan Hakan Günday, 2014 yılında Türk- Fransız Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür. Eleştirmenler tarafından yeraltı edebiyatına meyyal eserler verdiği savunulan yazarın kendi nezdinde böyle bir yerleştirmenin sebebi ticaridir. Yani yazardan önce sıralanmış olan raflara yeni bir açılım getirileceğine, var olan rafın içine sığdırmak istediklerini anlatır. Biraz daha açmak gerekirse: “Ben bu edebiyat türünü tanımıyorum.” diyen yazar Bukowski, Neil Gaiman gibi yazarları okuduğunu; fakat bu yazarları tek bir şemsiye altına toplayıp ona da “yeraltı edebiyatı” diyemediğini anlatır. Yeraltı edebiyatı rafında Hakan Günday’ın nazarında sadece, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eseri yer almaktadır.

Hakan Günday, edebiyatın şimdiden mihenk taşları arasında yer alacak olan bir yazardır.  Kendi üslubunu oluşturmuş ve bunu da sekiz kitabıyla taçlandırmıştır. Bu kitapların oluşmasında, yani yazın yolculuğuna başlamadan önce; onu bu yolculukta en çok etkileyen roman, 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilen Louis Ferdinand Celine’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı yapıtıdır. Hakan Günday, bu eseri “Hayatımın öncesi ve sonrası diye bölebileceğim bir deneyim…” diyerek açıklar.

Romanlarındaki başarısını sahneye de taşıyan yazarın eserlerinden bazıları, kitap sayfalarındaki yolculuğunu tiyatro ve sinemaya ulaştırmıştır. Kendi metin yazma süreci bir yana; bir de eserlerinden Malafa 2010 yılında Dot Tiyatro’da sahnelenmiştir. Zargana adlı eseri de sahnedeki yerini almaya hazırlanmaktadır. Bununla birlikte kısa zaman önce Daha isimli romanı beyaz perdede izleyiciyle buluşmuştur.

Her Romanda Aynı Tadı Bulmak Mümkün Mü?

Hakan Günday’a göre Azil adlı romanından zevk alan bir okur Zargana yapıtından almayabilir. Ona göre bu, çok normaldir. Az’da yakaladığınız dili Malafa adlı eserinde yakalayamayabilirsiniz. Çünkü Malafa’da mesleki bir terminoloji kullanan yazarın ilk önce dilini çözmeniz, daha sonra taşları yerine oturtmanız gerekecektir.

Belki De Az Çoktan Fazladır

Hakan Günday’ın çıkardıktan sonra en iyi romanım dediği Az, hayattaki yetilerin birer birer azalmasının yanında, aslında romanın geneline hâkim olan, “Az”ın ne kadar da çok demek olduğunu anlatır. İki harfin arasında onlarca ölüm, ayrılık, reddediş, yıkım ve umut sığmaya çalışmaktadır. Biri gidince biri başlayacaktır fakat umut her zaman kalacaktır. Az, aslında aradaki harfleri yıka yıka bir araya gelmelerinin -birbirine kavuşmanın- hikâyesidir.

Roman üç bölümden oluşmaktadır. Mezarlıkta başlayan ve kopan hayatlar yine mezarlıkta kavuşacaktır. İlk bölümde Derdâ’nın bir hiç uğruna kendinden geçişi, yozlaştırılması anlatılır. Bir tarikat şeyhinin kurduğu bir düzende kaybolan hayatlar… Kendi ülkesini terk edip dil, din bilmeden bir grubun peşine zorla götürülen kadınların hikâyesi… Bu bölümdeki hikâyede Derdâ, bütün yok olanların yok oluşunu sahnelerken her şeyin aslında çok farklı olabileceğini de gösterecektir. Yalnız birçok kirin içinde kaldıktan sonra… İlk bölümde okur tam anlamıyla kir pas içinde kalmaktadır. Fakat ikinci bölümde tam Derdâ’nın umudu başladığı yerden devam edecek derken karşınıza Derda çıkacaktır. Bir an akıl yanılması dediğimiz şey bu noktada devreye girecektir ama daha sonra taşlar yerine oturacaktır. Sanki Derdâ’nın hikâyesiymiş gibi bir hisse kapılacaksınız ama aynı yerde Derda ile karşılaşacaksınız. İlk bölümde ne kadar kanınız donduysa ikinci bölümde belki de biraz daha duyarsızlaşacaksınız. Derdâ ve Derda’dan hangisinin daha talihsiz olduğunu düşünmeye başladığınızda aslında “az”ın ne kadar çok demek olduğunu anlayacaksınız. Bütün bu fark ediş, eşsiz bir roman sayesinde olacaktır. Edebiyatın insanları birleştiren tılsımı, bu kez; farklı coğrafyalarda farklı diller konuşan, farklı ama bir o kadar benzer hayatlar süren iki insan için zuhur edecektir. “Tutunamayanlar, tutunabilecek midir?”, bunu son bölümde anlayacaksınız.

Az, kurbanken cellada dönüşebileceğiniz bir hikâyedir. Romanda herkes bir şekilde kirlenmektedir. Hatta okur bile kendini kirli hissedecektir. Tek saf, masum kalan Oğuz Atay ve eserleridir. İnsanların ondan faydalanması için gökyüzüne başlarını kaldırmaları yeterlidir fakat karakterler bunu yapmaz. Bunu yapanların ise hayatları birdenbire değişmektedir.

Roman boyunca duygularınızın birer birer kaybolduğunu hissedersiniz. Acıma, öfke, nefret, sevgi ve dahası… Fakat romanın son bölümünde belki birçok okuru da canlandıracak olan “Nasıl olur?” sorusu zihninize hücum eder. Yazar, bir satranç oyunu içinde neyi nereye nasıl koyacağını çok iyi bir şekilde kurgulamış ve şahı çekip matı getireceği ânın ne zaman ileri sürülmesi gerektiğini izleksel olarak oturtmuştur. Yalom’un Divan’ında şöyle geçer: “…Satranç da hayat gibi: Oyun bitince bütün taşlar –piyonlar da, şahla vezir de- aynı kutuya koyuluyor.” Bu romanda ise piyonlar kutuya girmeden önce yan yana gelmenin bir yolunu ararlar.

Romanı okurken hiçbir şeyin fazlalığından şikâyet etmeyip kurgunun içinde nefes almaya başlayarak her şeyin elzem olduğuna dair düşünceler muhayyilenizde belirecektir. Derdâ’nın hikâyesi bittiğinde Derda’nınki başlayacaktır. Bir harfin değişmesiyle, en başta hiçbir şeyin değişmediğini zannetseniz bile, aslında çok şey değişecektir. Sırt sırta veren insanların, birbirlerini görmek için başlarını çevirme çabalarına şahit olacaksınız.  Farklı paralellerdeki hayatların hikâyesine hazırsanız, daha fazla ayrıntıya hacet bırakmadan, okuyun, okutun! Oğuz Atay’ın da söylemiyle: “Ben buradayım sevgili okuyucu, sen neredesin?”

“Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler belki iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler…

Bu yüzden, belki de az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…” (s.349)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.