“Nerede Olursam Olayım, Bulunduğum Yere Yabancıyım” Kış Uykusu

Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona, onsuz olamıyor, der Yusuf Atılgan. Ömrümüzün hangi ırka, hangi sınıfa hangi coğrafi kederlere gebe olacağı ana rahmine düştüğümüz ilk andan bellidir aslında. Ta ki, hayatın dizginlerini elimize alana dek. Yeterince şanslı değilseniz bu bile gerçekleşmeyebilir. Hayatınızı sürekli bir yanılsama alanı içerisinde yaşayıp, gerçek ben kim sorusunu hiç sormadan yıllanabilirsiniz şarap misali. Bu yıllanma süreci coğrafyanızın, kaderinizin ve iradenizin izin verdiği ölçüde bir uykuyla da sürebilir bir başkaldırı yahut uyanışla da.

Uyku, fiziksel bir ihtiyaç olmasının yanı sıra, devreden güne zihni ve bedeni hazırlayan yarı bilinç yarı bilinçsizlik hali. Hızla yorulan bedene yetişmeye çalışan ruhun bir nevi durak noktası. Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu adlı filmi de karakterlerinin uyanışları ve uykudaki benlikleri ile yüzleşmesi açısından izlenesi bir eser. 2014 yılının Altın Palmiye alan en uzun film ve Cannes Film Festivali Jüri Ödülleri’ni toplayan bu özel yapım; Ceylan’ın neredeyse diyalogsuz filmlerinin aksine, zengin metinleri ve replikleri ile yönetmenin gözünden aydın, kimlik, yabancılaşma kavramlarına mercek tutuyor.

Kış Uykusu, zaman ve mekan açısından birbirini tamamlayan unsurlar barındırıyor. Mekanın yere oldukça uzak olan bir zirve üzerine kurulu olması, bireylerin ideal benlikleri ve gerçek benlikleri ile arasındaki uçurumu simgeler sanki. Film için seçilen yöre tarihi itibariyle keşişlerin, din adamlarının ve ulema sınıfın inzivaya  çekilmek üzere uğradıkları Kapadokya ve karakterlerin yaşadığı otelin adı Othello. Nuri Bilge Ceylan’ın burada basit bir kelime oyunu yapmadığını söylememize gerek yoktur sanırım. Othello, psikoloji literatürüne de girmiş, W. Sheakespear’in ünlü tiyatro metni Othello ile ilginç bir bağlantı taşımaktadır. Damarlarından kan değil kıskançlık akanların hastalığı olarak bilinen bu sendrom, yönetmenin filminin de alt metinlerinden birini oluşturuyor. Öyle ki, karakterlerin film boyunca birbirlerine yaptıkları incelikli, dolaylı ve uzun iğnelemeler birbirlerine olan hasis duyguların savunma mekanizmalarıyla bastırılmasına güzel örnekler teşkil ediyor.

Aydın ünlü bir tiyatrocu olmak isterken ani bir kararla babasından kalan mallar için; Kapadokya’ya dönmüş kız kardeşi Necla ve eşi Nihal ile son derece izole bir hayat yaşamaktadır. Gazetelere köşe yazıları yazan, kendi korunaklı alanının dışına pek çıkmayan ve yaşamı pek de anlamlı bulmayan bir tavır sergilemektedir. Hayatını hakkı ile yaşadığına bazen kuşkuyla bakacak olsa bile bunu kendine yediremeyen bir tanrısallıkla, yaşamı kenarından izlemekle yetinmektedir. Kız kardeşi Necla ile olan diyaloglarında, bu narsisizmin kırıntılarını görmekteyiz. Yabancılaşmayı her alanda hissettirir, yükselen değerler eleştirildiği gibi gelenekselliğe de uzaktır. İki uç nokta arasında nerede duracağını bilemeyen bir kararsızlıkla, kendi konfor alanında yazarak yetinir. Beslendiği damar, pozitif ilkelerin suya sabuna değmeyen yerleridir.

“Senin bu konularla ne işin, ne alakan var. Sen tiyatrocusun. Ayrıca inanmayan, babasının ve annesinin mezarını bir kere bile ziyaret etmemiş, göz yaşı dökmemiş birinin din, inanç ve vicdan konularında ahkam kesmesi bana samimi gelmiyor.”

Yönetmenin mekan için seçtiği adın tesadüf olmayışı, diyalogları inceleyince daha bariz görülmektedir. Othello sendromunda belirti gösteren benlik saygısının zedelenme korkusu, kaybetme korkusu ve narsisizm, filmin mekanı olan Othello’da yaşayanlar içinde geçerlidir. Diyaloglarda göze çarpan şey iletişimsizliktir. İleti mevcuttur, fakat bu işteş olmaktan uzaktır.

Karakterler imalar, göndermeler karşısında cevap değil savunma verirler adeta. İkili sahnelerde bol bol kıyas vardır. Bu da psikanalitik anlamda bize şunu göstermektedir; karakterlerimizin birbirlerine sarf ettiği sözler, gerçek kimliklere ulaşmaz. Ulaşamayan ileti karşılık bulamaz ve yankıyla geri döner daha sert ve gürültülü biçimde. Çünkü tümü kendi zırhlarının ardından konuşmaktadır. Bu da soğuk bir savaş izlenimi vermektedir. Tiyatro metni olan Othello’da kıskançlık kan ve ölümü beslerken; Kış Uykusu’nda gözle görülmeyen bir savaş ruhu hakimdir.

Mekanımız olan Othello kana bulanmasa da yaşanan soğuk savaş izleyiciye sirayet eder. Aydın ve eşi Nihal’in tek ortak noktası Othello’dur artık. Aydın Nihal’in varlığını bu sınırlar içerisinde onamıştır, tıpkı kendi varlığı gibi. Film boyunca Necla, Aydın ve Nihal’in karşılıklı diyaloglarında ciddi yüzleştirmelerle karşılaşırız, lakin bu öyle büyük bir sakinlikle yaşanır ki baskılanan şiddetin sözlü ifadesi izleyicide vuku bulur.

Aydın, karanlık çalışma odasında oyunda kullandığı maskına arkası dönük bir şekilde yazar. Sahne geçişlerinde rastladığımız, maskı takıp düşündüğü dakikalar, bir nevi kısa süreliğine yüzleşmeler içerir. Nihal ile evli olmalarına karşın ikisi de alyans kullanmaz. Onları bağlayan şey evlilik kurumundan ziyade, Othello’nun kasvetidir. Gidilecek bir yer yoktur Aydın ve Nihal için. Othello’nun soğuk taş duvarları gelip giden misafirler olmasa, yaşam enerjisinin kırıntısı yokmuşçasına kasvetli bir duruş sergiler. Aralarındaki ilişki aşk, sevgi ya da duygusal yoğunluk taşımaktan ziyade anlaşma gibidir. Sözsüz kurallarla belirlenmiş, mesafeli bir ant içilmiştir aralarında. İnsan taraflarına yenildikleri dakikalarda, bastırılmış duygular laf sokmalarla zuhur eder.

“Şu küçük çok anlamlı iğneleyici sözler. Küçük alaycı dudak kıvrımları, Nasıl da bıkmışım nefret etmişim tüm bunlardan şimdi daha iyi anlıyorum.”

İsmiyle müsemma Aydın, zannettiğinin aksine aydınlığı kişiliğinde bulamamış bir karakterdir. Onun diğer insanlara olan mesafesinin altında, kendi parçalanmış kişiliği yatmaktadır. Bir yanıyla toplumsallaşma gayesi taşıdığını düşünse de, bireyselliğini zirvede yaşar. Necla’nın yüzleştirmeleri ve eşi Nihal’in kendini geri çekmesiyle belki de kendini tanıma fırsatı bulacaktır. Film boyunca karşılaştığımız tüm karakterler mutsuzlukları ile ön plandadır. Necla, Nihal ve Aydın birbirlerinin işe yaramaz oluşlarından beslenirler. Küçük bir fanusta yaşamanın verdiği edilgen duygu ile Nihal, yardımlar ve davetler düzenlemektedir. Yardım etme davranışının altında yatan psikolojik süreçlere baktığımız zaman; Nihal’in yaşamının anlamsızlığı, onu işe yarar bir şeyler yapma noktasına taşır. Bunun da en doğal ifadesi empati ve yardım olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa Necla, tüm filmdeki karakterlerin egosunu temsil edercesine, sergilenen tüm davranışların ahlakiliğini sorgular. Bu anlamda Aydın ve Necla’nın diyaloglarında Aydın’ın temsil ettiği ideal benlik Necla karşısında sarsılıverir.

“Tabii ki isteyen herkes istediği konuda konuşmak yazmak özgürlüğüne sahiptir, ona diyeceğim yok… Ama ortaya çıkan eserin de ona göre olacağı gerçeğini de kabul etmek lazım o zaman. Yani kendisini belli bir konuya adamış birinin, o konuya bakışı ile amatör bir bakış arasında haliyle belli bir fark olacağını söylüyorum.”

En çıkmaz karakterlerden biri de Necla’dır. Onun Nihal ile olan diyaloğunda, eski eşinden boşanmayıp, ona iyi davranarak kendi kötülüğüyle yüzleştirmekten bahseder. Bu da Necla’nın filmdeki sembolik egoyu temsil edişini doğrular. Ona göre; kötülüğe karşılık verilecekse bu kötülükle değil,  iyilikle olacaktır. Bu, bireyi kendi yanlışıyla yüzleştirerek, doğru yolu bulduracaktır. İlk bakışta romantik bir iyilik hali olarak değerlendirilse de burada Necla’nın vermek istediği mesaj, ‘irade’nin gücünü ortaya koymadır. İnsanların yanlış ya da doğru davranışlarını engelleyen bir mekanizma içerisinde, kendi benlikleriyle kalmalarının imkansızlığını vurgular. Eğer davranışlarının sorumluluğunu alma fırsatı verilirse birey, iyi ya da kötü bir kişilik barındırdığına kendisi karar verecektir. Ütopik bir yaklaşım olmasına karşın, Necla film içerisinde en tutarlı kişilik belirtisini gösteren karakterdir. Daha sonra Aydın’ın tapınağından geldiği gibi çıkıp gidecektir.

Aydın’ın yüzleşme gecesi gibi, Nihal’in de kendi değerlerinin ters yüz olduğu bir yer vardır. Vicdanının sesini dinler ve toplanmış bağışı imama vermek ister. Ancak ısınmak için yakılmış sobada, paranın küle dönüşünü izler. Orada yanan şey, Nihal’in değerleridir. Emek, adalet ve vicdan kavramlarının gerçek anlamını yanan para ile özdeşleştirir yönetmen. İki karakterin de kendileriyle yüzleştikleri zamanlar, birbirlerinden uzakta oldukları sahnelere denk düşer. Bu yönetmenin bilinçli bir tercihi olmalıdır. Çünkü Othello’da birbirlerini izleyen hiçbir karakter, dönüp kendine bakacak zaman veya mekana sahip değildir. Karanlık öyle baskındır ki, aynaya bakan kendisini değil kasveti seyredecektir.

“Anlamayacak bir şey yok bu bir aciliyet meselesi, hemen yanı başımızda duran ilköğretim okullarının tavanı akıyor, pencereleri çürük, küçücük çocuklar eldivenleriyle ders yapıyor. Önce bu sorunları çözmeye çalışmak çok daha mantıklı değil mi? Belki haberin yok ama, ne zamandır bu konuyla ilgili yardım toplamaya çalışıyoruz. Ama nedense senin hiç ilgini çekmedi. Şimdi ne oldu da birden böyle yardımsever kesildin anlamadım doğrusu.”

Filmin sonlarına doğru Aydın, nihal ve Necla’nın çözülmelerine tanıklık ederiz. ‘Kış Uykusu’ yavaş yavaş yerini uyanışa bırakacaktır. Uykunun korunaklı, yarı ölüm hali sessiz sessiz çekilecektir. Bir şeylerin, bir yerlerin terk edilmesi gerekmektedir, ama bunu kim, nasıl yapacaktır? Yahut yolculuk dışarıdan ziyade içeriye doğru mu olmalıdır? Karakterler tüm bu soruların cevabını, sonlara doğru durdukları çizgilerle vereceklerdir.

Filmin ışıklandırma yönünden en aydınlık sahnesi, Aydın’ın Levent ve eski dostu Suavi ile birlikte içtiği evde geçer. Levent ve Aydın arasında toplumsal konular tartışılırken Aydın bir anda kusar. Bu kusma yalnızca fiziksel bir tepki olarak okunmamalıdır. Aydın’ın kusması en nihayetinde konuştuğu, dem vurduğu tüm meselelerin, kendi içinde sindirilmemiş taraflarıdır. Nuri Bilge Ceylan’ın burada Aydın’ı bir nevi yüzleştirmeye tabi tuttuğu aşikardır. Levent’in Sheakespear alıntısına karşın, ‘aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgıdır hepimizin, her sabah parlak işler tasarlar gün boyu budalalık ederim’ der.

“Vicdan güçlüleri korkutmak için düşünülmüş, korkakların kullandığı bir sözcükten başka bir şey değildir. Bizim vicdanımız güçlü kollarımız, kılıçlarsa yasalarımızdır.”

Cama çarpan bir taşın sesiyle irkilerek başladığımız Kış Uykusu; Aydın’ın tavşanı avladığı sahnedeki patlama ile bir kez daha ürpertir bizi. Gitme kararı aldıktan sonra, tavşanın varlığında kendi idealize benliğini, yanılmış gerçekliğini öldürür belki de Aydın. Geleceğini bilirmiş gibi, hüzünlü gözlerle bekler Nihal pencerede. İfadesi, beklentiden ziyade buruktur. Tilki avı ile beraber yine kürkçü dükkanına dönmüştür. Üç saat boyunca acımasız yüzleştirmeleriyle Aydın’ı irdeleyen, onun egosunu temsil eden Necla gitmiştir artık. Necla’nın sembolik varlığı, yerini Aydın’ın kendi içsel yolculuğuna bırakmıştır. Nitekim giden Aydın değil, Necla olacaktır.

Öyle ya, bir şeylerin bir yerlerin terk edilmesi gerekmektedir. Peki kim, nasıl yapacaktır?

“Gitmedim Nihal, gidemedim. Beni çeken bir şey yok artık İstanbul’da. Belki de şu bir kaç gündür içime yerleşen yeni adam izin vermiyor gitmeme. Ne olur sen de gitmemi isteme benden. Ne de olsa nerede olursam olayım, bulunduğum yere yabancıyım.”

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.