KUŞLARIN DİYARINDAN YUNUS’UN DİYARINA KISA GEZİ REHBERİ

Kuşların diyarı: Kuş Adası… Öküz Mehmet Paşa’nın kervansarayı ve Kaleiçi Camisi, Barbaros Hayrettin Paşa’nın kalesi ve Kuşadası’nın sembolü haline gelen el heykeli… Aydın’ın önemli bir tatil merkezi olan Kuşadası; sanat tarihi açısından çok önemli olan Efes Antik Kenti’ne 19, Selçuk’a 20 km civarında. Kuşadası’nda bana kalırsa en çarpıcı olanlar heykellerdi.

Poseidon Heykeli’ndeki canlılık etkisi, El uzatılmış elden güvercin uçurulması heykellere uzun uzun baktırıyor sizleri. Kuşadası İskelesi’nin yakınlarında olan kervansaray, Öküz Mehmet Paşa’nın 1618’de yaptırdığı iki katlı, moloz taş ve devşirme taş malzeme kullanılarak inşa edilmiș küçük bir iç kale görünümündedir. Bir ara hotel olarak da kullanılmış.

Bizans tarafından önemli bir askeri üs görevi gören Güvercinada 1834 yılında etraflıca yenilenmiș. “Kuşadası” ismi de buradan geliyor. Adadaki kale şuan müze işlevinde ve yoğun bir ziyaretçi akını var. Kalenin içindeki açık mezarda da yanlış bir tabirle “İbrahim Efendi” yazılmış; ancak mezar taşı kitabesini biraz okuyunca burada halk arasında “İbrahim Efendi” diye geçen şahsın değil, alttan 3. ve 4. satırlarda “Mustafa” isminin yazdığını gördüm. İbrahim de satırların hiçbirinde geçmiyor. Fazla bilgi göz çıkarmaz değil mi? Bilmekte yarar var. Uçak bir Hatta kendisi 10 Muharrem 1265’te (6 Aralık 1848) Çarşamba günü gömülmüş…

Kuşadası, 1919-1921 yılları arasında İtalya’nın ve daha sonra Yunanistan’ın işgaline girmiş, ancak 7 Eylül 1922′de özgürlüğüne kavuşmuştur. Dilerseniz Kuşadası’ndan Aydın’daki özellikle Selçuk, Efes ve Didim’ i de gezmeye gidebilirsiniz.

Buradan sonra kesinlikle gitmeniz gereken bir yer de Selçuk. Öyle ki; 9000 yıllık yerleşimiyle 100 yıldır kazılan Dünya mirası olan Efes Antik Kenti, Selçuk’ta yer alıyor. Efes; Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Cami ve Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi olmak üzere dört önemli kısımdan oluşuyor. Yıkılmış olan mermerleri gördüğünüzde: “Burada, bu taşlar gibi yıkılan ne çok krallık oldu…” diye düşünebilirsiniz. 9000 yıla ne maceralar, ne savaşlar, ne barışlar, ne yoksulluklar, ne zenginlikler girmiştir kim bilir… Efes’in yıkılmış krallıklarının ardında yıkılmayan bir tarihi sizlerin gözlemlerine bırakarak, Yunus’un diyarı olan Manisa’ya geçiyorum.

 

Manisa’da durduğumuz bir benzinliğin yanında bir “Fabrika Satış Mağazası” vardı. İçinde; Konya’dan, Bursa’dan, Safranbolu’dan hatta neredeyse Türkiye’nin birçok yerinden şekerlemeler, pestiller, lokumlar, kolonyalar, sabunlar, süs eşyaları, çömlek takımları, zeytin ve türleri, çeşitli aktar malzemeleri ve Manisa’ya özgü macunlar (özellikle mesir macunu) karadut suyu, Manisa hatıraları sayılabilecek ürünler satılıyordu. İçeride çalışanlar, gelen müşterilere minik bardaklarda Osmanlı kahvesi, karadut suyu ikram ediyorlardı. Kahveyi de karadut suyunu da çok seveceğinizi düşünüyorum. Ancak buranın meşhur bir macunu varmış, ismi de “Manisa Mesir Macunu”. Bu macunun çayını, çikolatasını, lokumunu bile yapmışlar. “Her derde şifa” dedikleri bu macun öyle övülüyor ki, mağazayı eczane sanabilirsiniz; ne de olsa “her derde şifa” (!).

Buraya “Yunus’un Diyarı” deme sebebim, Yunus Emre’nin mezarının Manisa Kula’da olabileceği görüşlerine dayanıyor. Türbenin burada olduğu kesin olmasa da her yıl Kula’ya binlerce kişi Yunus Emre’nin olduğu sanılan türbeyi ziyarete gidiyor. Kula’ya bağlı Emre Köyünde H.954 yılına tarihlenen bir çeşme, iki hamam kalıntısı ve medrese temeli günümüze kadar ulaşmıș olup, Tapduk Emre türbesi olarak anılan yapı, mimari bakımından Manisa Saruhan Bey Türbesi ile benzerlikler gösteriyor.

Kula’daki diğer önemli eserler de: Kula Evleri. 18-19. Yüzyıl Osmanlı Döneminden kalma bu evler iki katlı ve ahşaptan. Ama ne var ki, çağdaşı olan Safranbolu Evleri kadar ün yapmamış bu evler; hatta kıyaslamak bile doğru olmaz sanırım. Kendi halinde, iki katlı, kiremit çatılı, geniş saçaklı ve neredeyse çok iyi korunmuş evler. Ayrıca Kula Peri Bacaları ve UNESCO tarafından korunmaya alınmış Jeoparkı da sizi Kula’ya çekiyor. Kula Belediyesi tarihine, sanatına sahip çıkan bir belediye gibi görünüyor. Mesela Beyler Evi restorasyonunu tamamlayıp halka kazandırması, Roma döneminden günümüze kadar Kula’da meşhur olan çömlekçilik ve 5000 yıl öncesine kadar giden geçmişiyle Dabbaklık (dericilik) mesleklerini devam ettirmesi, onu geleneğine bağlı bir ilçe yapıyor.

Manisa’dan Balıkesir’e gidene kadar, birbirlerine az mesafeyle kavuncular göreceksiniz. Bu kavuncular aynı zamanda çömlekler ve rüzgâr gülü gibi görünen değirmenler de satıyorlar. Manisa Kırkağaç kavunu çok meşhur olduğundan; kavun tezgâhlarının da çok olması normal tabii. Buradan geçerseniz kavun almanızı ve mümkünse bir tane almamanızı tavsiye ederim. “Kavunu çok alırsak bozulur kalır!” diyorsanız, bozulmaması için kavuncudan öğrendiğimiz taktiği de sizlerle paylaşayım: Kavunu kestiğinizde içinde çekirdeklerini bırakarak kesin; o zaman uzun bir süre dayanıklı oluyormuş.

Buradan sonra yol üstündeki sanat tarihi veya görsellik açısından çok değerli yerler var tabii ki de. Ancak buraları araştırmacı ve gezginler olarak sizlere bırakıp, yazımı burada sona erdiriyorum.

 

Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi mezunuyum. Yazmak ve paylaşmak çok sevdiğim bir ikiliydi her zaman. Ben de bu karavanın yolcularındanım.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.