fbpx

Lars Von Trier’de Kötülüğün Doğuşu ve Yıkıcı Bir Edim Olarak: Ahlak Problemi

Dünya daha korkunç resmedilmemişti….

Pek çok yerde sinema dünyasının hem sevilen hem de istenmeyen adamı olarak adından sıkça söz ettiren Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in sinematografisi, bugünkü yazımızın temelini oluşturmaktadır. Biyografisini pek çok kaynaktan rahatça bulabileceğinizi düşündüğümüzden hayatına dair bilgileri detaylandırmak yerine, sinemaya yaklaşımını ve sunduğu perspektifleri inceleyeceğiz.

Özellikle eleştirilere maruz kalmasına neden olan geçtiğimiz yılın çarpıcı yapımlarından Jack’in Yaptığı Ev üzerinden yönetmenin sinemasını irdeleyeceğiz.

Sinema camiasının “aykırı” yönetmeni olarak mimlenen ve bilim kurgu’dan, modern-noir’a; erotik-dram’dan deneysel sinemaya; avante-garde’dan dram’a kadar sinemanın bir çok janrını barındıran Trier, pek çok sinema eleştirmenince zayıf kurgular yaratması ve seçtiği oyuncular olmadan başarısızlığa mahkum olacağı yönünde eleştirilse de bizce yönetmenin sineması son derece izlenmeye değerdir. Çünkü Trier’de görülen pek çok kült unsur toplumun ötekisine (en belirgin olarak kendini cinsiyette gösterir yani bu öteki kadındır) dolayısıyla en genel anlamda birey üzerinden genele (topluma) yayılmış bir oluş problemi üzerinde durmaktadır.

Buradan neyi kastediyoruz? Trier bizleri toplumun en büyük istenmeyeni, kadın üzerinden değişimin basamaklarında tek tek yürümeye zorlar. Bunu gösterdiği düzlem çoğu zaman uç noktalarda bir rahatsızlık yaratır. Çünkü bunu daima erkek egemen bir topluluk üzerinden ya da yalnız erkek bir birey aracılığıyla yapmayı tercih eder. Peki bu yönüyle Trier’in kurgusu size de çok tanıdık gelmiyor mu? Özellikle işlenen kadın cinayetleri göz önüne alındığında yönetmenin neyi eleştirdiğini çok net bir biçimde görmek mümkün.

Yönetmen yapımlarında yer yer ırkçı (faşist), yer yer kadın düşmanı ve sanatını pornografik unsurlar kullanamadan icra edemeyen bir yönetmen olarak anılsa da Trier’in derdi bizce çok daha toplumsal, felsefik ve komplikedir.Bu sebeple onu anlamak zorken, eleştirmek, felsefik yaklaşıma aşina olmayanlar için son derece kolaydır.

O halde hazırsanız detayları didiklemeye başlayalım!

Geçtiğimiz yıl beyaz perdeyle buluşan ve içerdiği mesajlar ile gündeme oturan The House That Jack Built-Jack’in Yaptığı Ev adlı yapımı ile bir kez daha eleştiri oklarına maruz kalan yönetmen, elbette son derece irite edici bir filmle karşımıza çıkmıştı. Fakat asıl sorun toplumsal bir krizi böylesine etkileyici bir şekilde ortaya koyuşuydu.  Mevcut toplumsal normları bu kadar çarpıcı unsurlar kullanarak sinemaya uyarlayışı insanlığın henüz hazır olmadığı, ağır bir hiciv niteliği taşıyordu.

Film obsesif kompulsif bozukluğa sahip bir seri katilin 12 yıllık geçmişini seyirciye sunar. Fakat filmde gerilim filmlerinden çok da aşina olmadığımız farklı bir kurgu karşımıza çıkar. Bu kurgu, hikayenin protagonisti olan Jack’in üstlendiği işlevde kendini göstermektedir.

Dante’nin İlahi Komedya’sının Cehennem ve Araf bölümlerinin adeta postmodern uyarlaması ve yeniden yazımı olarak ele alabileceğimiz kurguda, katilin mesleği bizi en çok dehşete düşüren nokta  olmaktadır. Çünkü bu mühendisin inşa etmek istediği ev, diğerlerinden biraz daha farklıdır.

Jack bu noktada son derece takıntılı ve titiz bir mühendis mi, işinin piri usta bir katil mi yoksa düzeni baştan aşağı eleştiren bir çeşit şeytani elçi mi bunu bilemiyoruz.

Yönetmenin daha önceki yapımlarından da aşina olduğumuz üzere, hikayenin beş bölüme ayrıldığını ve bu bölümlerde her bir cinayetin işleniş mekanizmasının detaylarını görmekteyiz. Jack’in sahip olduğu yok etme, yıkma ve aynı zamanda yeniden inşa etme, yani yaratma eğilimi karakterin mükemmel olana ulaşma arzusu yönünden yine Freudian kavramlarla id ve süperegosu arasında kalışına tekabül eder. Obsesiflik kisvesinin altında bir seri katilin yatışı da belki bu yüzdendir. O yok etme isteği ile dolu vahşi bir katil (id), fakat ölümcül takıntılarıyla cezalandırılan bir erkektir (süperego) aynı zamanda.

Jack’in Yaptığı Ev “kötülük” kavramını ele alışı bakımından, başarılı siyaset bilimci ve filozof Hannah Arendt perspektifinden şu sözünü vurgulayarak ele alınabilir:

“Sürekli değişen, anlaşılmaz bir dünyada kitleler, aynı zamanda, hem her şeye inandıkları, hem hiçbir şeye inanmadıkları, hem her şeyin mümkün olduğunu düşündükleri, hem hiçbir şeyin doğru olmadığını düşündükleri bir noktaya varmışlardır.”

İşte Jack’in önce sırasıyla kadınları, sonra çocukları ve en sonunda da farklı ırklardan olan erkekleri tek bir kurşun kullanarak (Nazilerin de bu yöntemi kullanarak insanları tek seferde öldürdüğü bilinmektedir.) öldürmesinin arkasında Arent’in bahsettiği çıkmaz yatmaktadır. Jack hapsolunan düzenin içinden sıyrılmak için farklı alternatiflerin olduğu bir kaos yaratır, fakat yarattığı bu kaos en nihayetinde onu da içine sürükleyerek yok olmaya zorlar. Cehennem rehberi Verge ve asla tatmin olamayan açgözlü egosuyla, Jack’in adım adım cehennemin derinliklerine indiği filmin son sekanslarında öldürülen her bir “mağdur” için derin bir oh çekeriz.

Yönetmenin genel anlamda sinematografisine bakıldığında, filmleri pek çok izleyici için son derece rahatsız edici ve bir noktada anlamsızdır. Fakat özellikle Trier gibi yönetmenlerin yapımlarını tavsiye eden izleyicilerin, bu tarz yapımları irdelerken daha dikkatli ve uyanık olması gerektiği uyarısını yapmakta fayda vardır. Çünkü bu tip kurguları tercih eden yönetmenlerin asıl amacı, derin bir kültür ve sistem eleştirisidir.

Yazılarımızın pek çoğunda zikredilen ataerkil, kapitalist hegemonik sistemin insanı getirdiği uç noktalar ve bu toplum yapısında kendini çok net bir biçimde gösteren ahlaki deformasyon sıkça dile getirilen bir eleştiri unsurudur. Karakterler sistemi reddederek mevcut düzen içinde oyuklar açarlar. Fakat bu noktada biraz önce de bahsettiğimiz gibi derin bir ahlak problemi baş gösterir.

Yönetmenin bir başka filmi Dogville üzerinden bu ahlaki çöküşü çok daha net bir biçimde görmek mümkündür. İyi ya da kötü olanı seçmekte gerçekten özgür müyüz, yoksa parçası olduğumuz toplumda özgür iradeden söz etmek mümkün değil midir? Eylemlerimiz ne denli bize dönük, pragmatist ne denli utilitaristtir? Ve biz insanoğlu eylemlerimizin sorumluluğunu almak konusunda ne kadar cesur, ne kadar ahlaklıyız? Bu tarz sorulara yanıt arıyorsanız, varoluşunun kirli geçmişine kara bir perde çekmiş tüm insanlar için, birer günah çıkarma ayini niteliği taşıyan Trier sineması bizce izlenmeye değer.

Yönetmenin Sinematografisi

  • Jack’in Yaptığı Ev-2018
  • İtiraf-2013
  • Melankoli-2011
  • Deccal-2009
  • Emret Patronum-2006
  • Manderlay-2005
  • Dogville-2003
  • Karanlıkta Dans-2000
  • Gerizekalılar-1998
  • Dalgaları Aşmak-1996
  • Salgın-1987
  • Suç Unsuru-1984

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.