Modern Çağın Homeros’u / Angelopoulos

“Dünyanın sinema tarafından kurtarılabileceğine inanmak isterim.”

Geçmişin şimdiki zamana sürüklendiğini düşünen bir adam, dünya aynı acıları yaşamasın diye sinemasıyla geçmişin acılarına ayna tutuyor ve bugüne taşıyor. Ders alalım diye…

Angelopoulos’un sinemasal zaman yolculuğu Yunan tarihiyle başlar. Sanki Antik Yunan’da doğmuş, tanık olmuş ve bu zamana kadar taşımıştır bütün trajedileri.  O yüzden kamerasının anlattığı her şey çok derinlerden gelir. Balkan çocuklarının ıssızlığı, vatansızlık, sürekli göç hali, oturulabilecek bir yurt özlemi, ev arayışı… Angelopoulos da kendini her yerin sürgünü olarak tanımlar, her film kendi sürgünlüğüdür bir nevi. Ve filmleri vatanı, yurdu olur.

Bireyden hareketle tarihsel bağlam içerisinde toplumsal olayları ele alışı, mitolojik göndermeleri, zamanın tozunun altında çıkarıp önümüze sunduğu trajik hikâyeleriyle belleğin sinemasını yaratır modern çağların Homeros’u. Tarihte döngüsellik yaratarak, özgürlüğü arayan bireyin kendini zamanda konumlandırmasını sağlar.

Özgürlük kavramını en çok sorguladığımız şu günlerde Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu filmindeki özgürlük anlatımı gelebilir aklımıza. 20. yy’da Kapitalizm’in kapılarımızdan içeri girmesiyle oluşan bir özgürlüğü gösterir bizlere. Yoksulluğa, yoksunluğa, tüketmeye, işkencelere dayalı bir acı özgürlükler zamanı. İnsanların barakalarda, yıkık binalarda yaşam savaşı vererek özgürleşebildiği bir dünya. 21. yy’da da değişen bir şey yok, hatta tüm iyi kavramların tahrip edildiği bir dünyaya sürüklenirken “Hiçbir şey sona ermedi, ermez de… Hiçbir şey asla sona ermez… Zamanın tozu altında donuklaşan hikâyemi, geçmişten çıkarıp almaya geldim…” sözleri belleklerimizden su yüzüne çıkıyor.

“Teknoloji ilerlerken vicdan berraklığını yitirir.” (T. Angelopoulos)

Belki de vicdanımızdaki o berraklığı yitirmememiz için kamerasından uzun uzun ve sessizce bakar olan bitene. Hiçbir kamera, kurgu hilesi olmadan her şeyi tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle aktarır. Zihnimize ve ruhumuza iyice kazımak için hareketsiz bakışının yoğunluğunu arttırır. Her biri bir fotoğraf karesini andıran planlarında görüntülerle şiir yazar ve “Şimdi dünyada şiir, hayal, inanç eksik” der.

Yaşama dair ızdırapları, düş kırıklıklarını felsefi, mitolojik, edebi, dini sembolik göndermelerle işlerken “Yolculuğun kendisi insanın evidir” diyerek bireyin içsel yolculuğuna tanıklık eder. Çünkü ona göre yolculuk sadece sınırlar arasında yapılmaz ve şöyle sorar: “Sınırı geçtik ama daha kaç sınır geçmeliyiz ki kendimizi bulabilelim?..” Ona göre sınır kavramı coğrafi anlamda bölen, ayıran çizgilerden farklı bir boyuttadır. İnsani anlamdaki sınırlardan bahseder. Ölüm, insanlar, farklı etnik kökenler arasındaki sınırlar… Aramızdaki iletişimi engelleyen sınırlar bunlardır. Ve bu sınırları aşmak için sinemanın dilinden faydalanır Theo. Kendini her yerin sürgünü olarak tanımlar, filmleri vatanı yurdu olur. Yanına müziğin de büyüleyici etkisini katarak…

Angelopoulos’un politik sinemadan uzaklaşıp bireye odaklanan varoluşsal eserler verme yolundaki ilk filmi Kitara’ya Yolculuk, Eleni Karaindrou’yla yollarını kesiştirir. Karaindrou Yunan mitolojisinden fırlamış bir prenses gibidir. Başka dünyadan gelen ezgileriyle dinleyeni o dünyaya çeker; derin acıları anlatır ve yaşatır. Yağmurlu günlerin, puslu havaların, özlem duyan yalnız insanların müziğini yapar.  Tıpkı Theo’nun filmlerindeki görüntüler gibi. Bu anlamda birbirlerinin ruh ikizi gibidirler. Görüntülerin, müziğin, estetiğin ve ruhaniliğin mükemmel birleşimini oluştururlar. Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu’yla devam eden bu iş birliği topraklarından koparılmış komşularımızın hikâyesini anlatır bizlere.

Müziğiyle hayata muhalefet etmeyi amaçlayan Karaindrou için Angelopoulos filmleri, bir tür günah çıkarmadır. Dünyanın her yerinden topraklarından koparılan yüz binlerce kişi için bir ağıttır.

“Komşumuz için ağlamayı bilmiyoruz işte bütün sorun bu.”

Sınır komşularımız “medeniyet denilen tek dişi kalmış” canavarla boğuşurken ve kendi içimizden bazıları bu savaş çığırtkanlığına ortak olurken bu ikiliden ders alacağımız daha çok şey var. Bu tek dişi kalmış medeniyet canavarının 21.yy üzerine musallat oluşunu anlatmak adına Başka Deniz filmi için kamera arkasına geçtiği 24 Ocak 2012’de sonsuzlukla buluşan Theo Angelopoulos ve Eleni Karaindrou’ya bir nevi saygı duruşunda bulunuyorum ben de kendi adıma.

*Angelopuolos öldü diyorlar. İlahi Azrail, Angelopoulos ölür mü hiç!..

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.