NEYE SAHİPSEN ONU HAYAT SANIYORSUN

‘Ben sadece Çıldır Gölü’nde çay yapmak için aldım bu küçük tüpü.’

Doğu Ekspresi seyahatinin İstanbul-Kars ayağını uçakla yapmaya karar verdiğimizde bence çok romantik olan bu plan, havaalanı güvenliği tarafından oldukça ciddi bir güvenlik sorunu yaşamamızla başladı. Seyahatimiz, kamplarda kullandığım küçük tüpümün basınçtan patlaması öngörülerek bugüne kadar hiç görmediğim bir şekilde havaalanı güvenlik bölgesinde polis eşliğinde bavulumun açılıp tutanak tutulmasıyla adrenalin yüklü bir başlangıca sahip oldu.

Karın ve beyazın mutlulukla bir ilgisi olmalıydı. İki saat süren uçak yolculuğunun son dakikalarında uçağımız alçalırken küçücük pencereden gördüğümüz bembeyaz dağlar ve şehir, sebepsiz hızlı kalp atışlarına sebep olmuş ve biz çoktan uçak tekerini yere bastığı anda kemerleri çıkarmaya ve bir ayağımız önde uçaktan çıkmaya hazırdık.

İstanbul’a gelmeden önce ayarladığımız ve bizimle bir buçuk gün beraber olacak Hayrettin Ağabey ile tanışıp hemen Ani Harabeleri’ne doğru yola koyulduk. Kars’ta zamanı doğru kullanmak için -hele ki kısıtlı bir zamanınız varsa- genelde ya taksi kiralıyorsunuz ya da bizim gibi sizin adınıza program ve özel turlar yapabilecek kişilerle irtibata geçiyorsunuz.

Hayrettin Ağabey, Boğatepe Köyü eski muhtarı olması ve çok eski nesillerdir Karslı olması sebebiyle hem Kars’ın her yerinde tanınan hem de 6 çocuk 18 torun sebebiyle neredeyse her köşe başında bir akrabası olan sohbeti güzel, kendi dünya insanı, zamanının delikanlısı, gönlü de eli de yüreği de bol, komik bir adam.

Ani Harabeleri ’ne -merkeze yaklaşık 50 k. uzaklıkta olsa da- yoldaki buzlanma ve kar yağışı nedeniyle yaklaşık 1 saat gibi bir sürede varıyoruz. Girişte biletinizi alıp rehberinizle birlikte gezmeye başladığınızda, buraya kimin hangi sebeple harabe dediğini anlamakta güçlük çekiyorsunuz. Ani’de çalışmalar halen devam ediyor. Çünkü yaklaşık 78 hektarlık bir alanı kapsıyor bu şahane kent. Arpaçay Nehri ise Ermenistan ile Türkiye arasında doğal bir sınır çiziyor adeta. Kente Selçuklu Dönemi’nde yapılan aslanlı taş kabartmanın olduğu kapıdan giriyorsunuz.

Doğa sanki insanoğluna muhteşem bir tablo sunabilmek için her bölgeye özel bir bitki örtüsü ve taş yapısı geliştiriyor. Karadeniz’de dağlarda hâkim olan koyu renk ve granit yapı, burada beyazla oluşturduğu zıtlıkla sizi resmen büyülüyor. Griye yer vermeden sonsuz bir kontrastın etkisinde doğanın gücüne hayran kalıyorsunuz.

6400 km’lik İpekyolu üzerinde 10 -13 yy. arasında Ermeniler tarafından kurulan Ani Antik Kenti; camiden kiliseye, taş ocaklarından Anadolu’nun ilk Zerdüşt Tapınağına kadar ev sahipliği yapıyor. Burası sırasıyla Selçuklu, Gürcü, Moğol ve Osmanlı egemenliğinde ayakta durmuş ve 1500’lü yıllarda terk edilmiş, sonra büyük depremde nerdeyse tamamen yıkılmış.  Ani’den ayrılırken insanın sınırları beyninde yarattığını düşünüyorsunuz. M.Ö 900’lerde Urartular ’la başlayan yapılanmanın yüzyıllar boyunca ne muhteşem evrelere ev sahipliği yaptığını düşününce insan, ister istemez kendine “Ben bu dünyaya ne bırakabileceğim?” sorusunu soruyor.

Yaklaşık bir buçuk saat süren ve aslında tam olarak bitirilemeyen Ani’den karnımız aç bir şekilde şehir merkezine gidiyoruz. Burada Hayrettin Abi’nin oğluna ait ünlü Pushkin Restoran’a uğrayıp Kars’ın yenmezse olmazlarından kuzinede patates siparişi veriyor, buranın mis kokulu tereyağını da es geçmeden keyifli bir öğle yemeği yiyoruz.

Sonrasında şehirdeki Rus Mimarisindeki muhteşem yapılara hayran, köşe başlarındaki heykellere şaşkın, Halk Ozanları Derneği’nden, Kars Kalesi’ne uzanan bir şehir turu yapıp, akşamki yemek için heyecanlı bir şekilde tekrar Pushkin Restoran’a gidiyoruz. Kaz etinden, pintiye, han gele her şeyi deneyip karnımızı doyururken bir Kars klasiği olan canlı müzikle birlikte akşamımızı sonlandırıyoruz.

Pazar sabahı erkenden heyecanla beklediğimiz Boğatepe Köyü’ne kahvaltı için vardığımızda 50 km’lik yolun nasıl bittiğini anlamıyor, bu esnada Deniz Gezmiş’in belki de ölmeden iki hafta önce bu köye geldiğini öğrenip hüzünleniyoruz.

Boğatepe Köyü, ‘Orada bir köy var uzakta…’ şarkısının sözlerini ‘Orada mucize bir köy var…’ diye değiştireceğiniz, 2300 metrede dağlarla çevrili 1800’lü yılların sonunda kurulmuş bir köy.

Hayrettin Ağabey’in yeğenin evinde yaptığımız olağanüstü kahvaltı; sobadan aldığımız çayla, evin küçük oğlunun taklalarıyla, Hayrettin Ağabey’in bizi kahkahadan boğma riskine mücadelelerimizle geçen hikâyeleriyle, bekâr olduğumuz için adayları olduğunu iddia eden yeğeniyle, belki de hayatımda yaptığım en keyifli kahvaltı olarak hafızama kazınıyor. Kişi başı 25 TL verdiğimiz kahvaltı, anında benimle aynı yaşta olan ev sahibinin üniversitede okuyan kızına harçlık olarak gidiyor. Hayatın zorluğundan ziyade insan, hayatı nasıl kolaylaştırabileceğine, bahanelerden çok çözümler sunmaya odaklandı mı aslında kendi içinde yeterli gücü kimseye ihtiyacı olmadan buluyor. Yeter ki başkalarından önce kendini dinlesin.

Boğatepe Köyü hikayesi elbette sadece kahvaltıyla sonlanmıyor.  Biz daha Kars Peynir Müzesi’ne gitmemiş, Hayrettin Ağabey’in bir diğer yeğeni olan Zümran Abla ile tanışmamış, gözlerimiz dolmamış, hayran olmamış, saygı duymamış, Hayrettin Ağabey’in babasının resmini müzede görmemiş, fotoğraflarda çirkin olduğunu düşündüğü için fotoğrafımıza girmek istemeyen küçük kızakçımızla tanışmamış, köy bakkalından Eti pufumuzu 25 kuruşa almamış olarak kalkıyoruz.

Bayıla bayıla yediğimiz gravyer peynirinin Kars gravyer peyniri olma hikâyesinin başkahramanı 1910’da Boğatepe Köyü’ne gelen İsviçreli peynir üreticisi David Moser. Köyde bir zavot kuruyor ve gruyere stili peynir üretimine başlıyor. Daha sonra gruyere ismi gravyere dönüşüyor.

Müze içinde yüz yıllık yayık fıçısından çırpıcılara kadar zamanında kullanılmış birçok şeyle birlikte bölgede yetişen nerdeyse yüzden fazla bitki, çiçek türünü görüyorsunuz ve Zümran Abla anlatmaya başlıyor.

Zümran Abla, Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı. Neler yaptığını anlatmak için kendi ağzından bir video koysam da herkesin kendisinin gidip onu dinlemesi; inancın, isteğin, bahaneler yerine çözümler üreterek sonuçlar almanın, cesaretli olmanın ve cinsiyet yerine yürekten gelmenin ne demek olduğunu anlaması lazım. Kendisi bunun açık ara en iyi örneklerinden biri.

Gözlerimizde yaş, içimizde saygı ve gurur, arabaya atlayıp kızlar arkada günün ilk kahvesini yaparken ben de önde DJ koltuğuma oturup Hayrettin Ağabey ile klip çekimi yaparken çoktan 80 km’lik bir buçuk saatlik seyahat bitiriyor ve Çıldır Gölü’ne varıyoruz. Türkiye genelinde mevsim normallerinin üstünde seyreden sıcaklık nedeniyle tam donmayan Çıldır Gölü’nün kenarında olmazsa olmaz pozlarımızı verip, Hayrettin Ağabey’in ısrarlarına dayanamayarak balığımızı yiyoruz. Aynı bir buçuk saatlik yola bu sefer Hayrettin Ağabey’in eşi ve torunlarının bir kısmı ile tanışmak üzere koyuluyoruz.

Eve vardığımızda bizi bekleyen sıcacık poğaçalar ve sıcacık karşılama, Kars seyahatinde her şeyi kendi kendimize ayarlamış olmanın ne denli doğru bir karar olduğunu kanıtlıyor. Bir grubun peşinden zamanla sınırlandırılmış belirli bir program yerine seyahat içindeki planlı zamanda daha özgür olabilmek bence yapılan kısa ya da uzun her seyahat için çok önemli.

Hayrettin Ağabey ve eşinin kırk yılı aşkın evlilik hikayelerini dinledikten sonra, tekrar bir kez de yaz zamanı gelmek üzere sarılarak ayrılıyoruz.

İnsan yolda, hiç tanımadığı insanlara sarılabilme özgürlüğüne sahip oluyor. Aslında unutmadığı lakin hatırladığı bir güven geliyor; insana, kendine, insanlığa, hayata…

Kars’taki son akşamımızda bu sefer tercihimiz ünlü Kars Kaz Evi oluyor. Her iki restoranın da kaldığımız otele yürüme mesafesinde olması, soğuk havada tercih yapma lüksünü sunuyor ve bir önceki akşam yediğimiz yemeklere ek olarak ‘Bir daha ne zaman yiyeceğiz?’ şımarıklığıyla kaz etine de baklavaya da helvaya da doymuş, mutlu şarkı söyleyen insanları tanımış bir şekilde otelimize doğru sabah 7’de Doğu Ekspresi için hareket etmek üzere kalkıyoruz.

Kars seyahati; Ani’den Çıldır’a bence herkesin kendi hikayesinde olması gereken, kalın harflerle yazılı, kimi zaman italik, kimi zamansa altı çizili kelimelere cümlelere sahip. Karsı görmeden, oradaki insanların gözlerinin içine bakmadan Doğu’yu anlamak zor.

Yazıyı okuduktan sonra bir de rahmetli Tuncel Kurtiz’den Dağ ile Kuşun hikayesini dinleyin ve aşık kalın gitmeye.

Mutlaka Yapılması Gerekenler

  • Ne kadar tok olursanız olun ne kadar diyette olursanız olun mutlaka Kars kaymağının ve Çıldır Gölü’nün balığının tadına bakın
  • Kars Gravyer Peyniri ve cennet hurması kurusu alın
  • Kars Kalesi’nde çay için
  • Bizim vaktimiz olmadı lakin sizin olursa Sarıkamış’a gidin
  • Diğer yapılması gerekenler yazıda!

 

2 Comments

  1. Selva Büyükyazıcı

    03 Mart 2018 at 13:13

    Okurken öylesine dalıp gitmişim ki!? Yazının bittiğini yorum kısmına gelince anladım.Gezinin ruhuma heyecan,mutluluk,ağız tadı tarih ,sanat,karlara değil de çimlere basarmış gibi ruhumda insan sevgisiyle harmanlanmış sıcaklık duygusuyla çayımın son yudumunu içtim!Yeni yolculuk maceralarını sabırsızlıkla bekliyorum

    • Selva Büyükyazıcı

      03 Mart 2018 at 13:17

      Bu kadar güzel ve insanın kalbiyle ayaklarının birleştiği heyecanlı adımları kısa süreye sığdırmış gibi değilde onlardan geriye kalmamak için koşup yetişmek ister gibi heyecanla anı yaşadım adeta!

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.