On Beşimizdeyken Evden Kaçmamış Olmayı Nasıl Telafi Edeceğiz?

‘‘Oraya döneriz, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla döndüğü gibi oraya dönmeyi düşleriz. Bu dönüş göstergesi, sonsuz düş kurmaların belirtisidir, çünkü insanın dönüşleri, insan yaşamının büyük ritmi içinde, yılları aşan, tüm ayrılıklara karşı düş kurma yoluyla savaşan ritimle gerçekleşir. Aralarında yakınlık kurulan yuva ve ev imgeleri bağlılığın içtenlikle bileşkesini yansıtır.’’

(Mekanın Poetikası-Gaston Bachelard)

Dertlerimizi dert ettiği bir dünyada yaşadığımız için çok şanslı olduğumuzu düşündüğüm, bir denemeciden daha fazlası olan Nurdan Gürbilek’in ‘İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’ adlı eserinde yer duygusu üzerine düşünüşlerine şahitlik ederiz. Yere, yurda, eve farklı yazarların açtığı kapılardan girip o farklar üzerinden bir dünya düşünüşü yansıtır bize.

Gürbilek, eserinin giriş paragrafında yıllar öncesinden çıkıp gelen bir tartışma sahnesi üzerine düşünürken bulur kendini. 80’li yılların sonunda bir dergi çıkarmak üzere bir araya gelmiş bir grup genç,  Walter Benjamin’in bir fragmanı üzerine konuşuyorlar. Benjamin’in otuzlarının ortalarında yazdığı, 1928’de Tek Yön’de yayımlanan ‘‘Eve Dön! Her Şey Affedildi’’: ‘Tıpkı barfikste büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk, er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır. On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.

Bu tartışmayı anlatırken toplantıdakileri cezbeden bir şeyden bahsediyor Gürbilek. Sadece içinde büyüdükleri evlere değil, onlara yuva oluşturmuş bazı hazır düşüncelere de mesafe alabileceklerine inandıkları, yeni bir başlangıca hazırlandıkları bir zamanda fragman hemen yakalıyor toplantıdakileri. Bugünün ‘doğduğun ev kaderindir’ iklimi o yıllarda henüz yerleşmiş değil. Ama eve dönüş hikayelerinin hep çok sevildiği bir ülkede yaşıyorlar. Tek Yön’ün ‘talih çarkı’nı kendileri için çevirme fikri onları cesaretlendiriyor.

Cümlelere bazen taşıyabileceklerinden fazla yük bindirdiğimiz olur. Gürbilek’in böyle düşündüğünü iddia ettiği bir kişi, cümlenin hangi evden, hangi aileden, hangi sınıftan gelirse gelsin bütün insanları içine alacak kadar genişletildiğinde doğruluk anını yitirebileceğini hatırlatmak, belki de işi baştan zora koşmak gerektiğini düşündüğü için bir başka Benjamin cümlesini masaya bırakıyor. Bu kez 1932, Berlin Günlüğü’nden:

‘‘Berlin’de hiç sokakta yatmadım. Günbatımını ve tan vaktini gördüm, ama ikisi arasında kendime hep gidecek bir yer buldum. Yalnızca yoksulluk ya da kötülüğün, şehri kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya dönüştürdüğü insanlar, ancak onlar şehrin benden esirgenmiş bilgisine sahip. Benim her zaman gidebileceğim bir yerim vardı.’’

Bu yeni cümle ağır konuları da beraberinde getiriyor. 90’lar yaklaşıyor. Yersiz yurtsuzların uzun yürüyüşleri henüz bugün olduğu kadar görünür değil, ama evsizliğin şehri kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya dönüştürdüğü insanlar şehirde izlerini çoktan bırakmışlar. On beşinde evden kaçabilmek için ortada bir ev olması gerekir.

Farklı cümlelerin yankılandığı bir gerilim hattında kurmaya çalıştığı yazılardan bahsediyor Gürbilek. Esasında hepimizin ister istemez dahil olduğu bir gerilim hattı bu. Ve öyle güzel sınıflandırıyor ki bu hattı yazar. Bir yanda insanın enginlere açılabilmek için bir koruyucu hücreye, bir eve ihtiyacı olduğunu söyleyen (‘Ev, ilk evrenimizdir.’) Bachelard var. Diğer yanda bir ‘Yola Çıkış’ Kafka’sı: ‘‘Buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa buradan, ancak böylelikle hedeflerime varabilirim.’’ Bir yanda yeni silahların ancak kaçış çizgilerinde yaratılacağını söyleyen (‘Kaçmaktan daha eylem dolu bir şey olamaz.’) Deleuze var. Diğer yanda ‘yurt saçmalıkları’ bu alanı ele geçirdi diye ona duyulan ihtiyacı yok sayamayacağımızı söyleyen Jean Amery: ‘‘İnsanın bir yurda ihtiyaç duyması için önce ona sahip olması gerekir.’’ Arkalarda bir yerde de Adorno’nun sesi duyuluyor: ‘‘Ev geçmişte kalmıştır.’’

‘‘… bugün bu dünyada bir yer bulamayıp gezinip duranlar, tüm o göçenler, kıtaları aşmak için yola koyulanlar, şu hiçbir yerde duramayıp öteye beriye kendini vuranlar, bir yerde kalmak, yerleşmek isteyip de vardıkları yerlerden ertesi günü kaçarcasına ayrılanlar, bütün o gezmek istemeyen gezginler, aldıkları yolları bir yük gibi taşıyanlar, evsiz barksızlar, yeri yurdu olmayanlar…’’

(Gençlik Düşü-Ayhan Geçgin)

Bugün ‘yer’ üzerine kurulabilecek cümleyi yüzyıllar önce Kafka’nın kurduğundan bahsediyor Gürbilek. Dünyada sığınılacak tek bir delik yok, diyebilir miyiz? Babaya Mektup’ta ortaya serilmiş dünya haritasının üstüne boydan boya uzanmıştır baba. Oğul kaçacak yer arar, ama haritada yer kalmamıştır. Babaya Mektup’un bu ölçüsüzce büyütülmüş Oidipus’unun bizi Kafka’nın yapıtına götürecek girişlerinden biri olduğunu söyler Deleuze. Baktığı her yerde bir baba vekili gören bir psikanalitik yorumdan çok, babayı sadece baba olarak değil, babanın kendisinin de kaçamadığı devasa bir aygıt olarak ele almayı öneriyor.

Dünya haritasına yansıtılmış dev baba fotoğrafı bir aile üçgeninden çok, üçgenin içinde hareket eden başka üçgenleri de görünür kıldığı, babanın yasasının patronun, müdürün, yargıcın yasalarıyla iç içe geçtiğini gösterdiği için çarpıcı. Taşradan kente yerleşen Çek Yahudisi baba burjuva düzenine boyun eğmiş, şimdi oğulu da boyun eğmeye zorluyor. Onu mağazayla ilgilenmediği için suçluyor, işe ayırması gereken zamanda boş işlerle (‘yazmak’) uğraştığı için yargılıyor. ‘‘Kafka’lara özgü o yaşam, ticaret ve ele geçirme istemi’’nden vazgeçtiği için ölüme mahkum ediyor. Sorun babadan özgürleşmekten çok, babanın kendisinin de çıkış bulamadığı bir dünyada bir çıkış yolu bulmak. Sadece babaevinden kurtulmak için değil, babaeviyle bütünleşmiş bütün bir temsil sisteminin dışına çıkmak, ‘sesin uğuldamaktan başka bir şey yapmadığı bölge’ye ulaşabilmek için bir böceğe dönüşmüş olabilir Gregor Samsa.

‘’Herkesin bir tabiatı var tabi, ondan kaçış yok. İş bunu kabullenip sevebilmekte. Ahlatın meyvesi de şekilsizdir mesela. Ama bazen onunla kahvaltı ediyorum burada ve o kadar güzel geliyor ki.’’

(Ahlat Ağacı-Nuri Bilge Ceylan)

Ahlat Ağacı’nda genç yazar adayı Sinan ile, Çanakkale’nin tanınmış yazarı arasında bir kitapçının asma katında Kafka’nın, Cemal Süreya’nın, Virginia Woolf’un dev posterlerinin önünde başlayan, sonra köprünün üstünde devam eden bir konuşma sahnesini hatırlatıyor Gürbilek.

Sinan, Çanakkaleli yazarı ‘Taşra Edebiyatı Sempozyumu’na katıldığı için eleştiriyor. Sempozyuma katılmakla taşra kontenjanına yerleşmiş ‘alıcı bekleyen köleler gibi’ merkezin dikkatini çekmeye çalışıyor. Merkezden gelen daveti has taşralı duruşuna yakıştıramadığı için reddettiğinden söz ediyor, bugün taşralı yazar için görünürlüğün bu merkezkaç tavırdan geçtiğini söylüyor. Normal bir başarıdansa, görkemli bir hezimet iyidir, daha iyisi mutlak yalnızlık. Madem siz beni tanımıyorsunuz, ben sizi hiç tanımıyorum. Madem siz beni taşraya mıhladınız, ben kendimi hepten oraya mıhlıyorum. Bana ayırdığınız taşra kotasına gireceğime su katılmamış taşralı olarak kalırım daha iyi. Oyumu görkemli hezimetten yana kullanıyorum. Beni görecekseniz, öyle görün. Çanakkale’nin ‘’yerel’’ yazarına benzer cümlelerle kafa tutan bir Sinan yaratırken böyle mi düşünmüştü Ahlat Ağacı senaristleri?

Gürbilek’in filmler üzerinden ilerlettiği düşünce şöleni Seren Yüce’nin Çoğunluk’ta babanın çoktan düştüğü çoğunluk kapanına oğulun da düşmesini anlatmasıyla devam ediyor. Babayla çatışma kısa sürer: Bu dünyada kim güçlü kim güçsüz, kim patron kim işçi, kim Türk kim Kürt, kim çoğunluk kim azınlık öğrenir oğul.

‘‘Çukura düştü diye sevinmeyin

Anne karnında gibi evimdeyim.’’

(Gömün Beni Çukura-EYPİO)

Gürbilek’in deyişi ile bir zamanların sevimli mahalle dizileri yerlerini iki binlerin çeyreğinde mahallenin bir ‘çukur’ olarak anlatıldığı bir diziye bırakıyor. Yer savaşlarının ölüm kalım savaşlarına dönüştüğü bir metropolde geçen bir mahalle, aile, erkeklik ve mafya dizisine. Bir eve dönüş hikayesi olarak başlıyor Çukur dizisi. Türkiye’nin yüzyıllık ‘eve dönen adam’ anlatısının popüler kültür versiyonu. Dönüşün muhteşem olabilmesi için kahramanın önce evi terk etmesi, sonra tehdit altındaki eve bir kurtarıcı olarak geri dönmesi gerekiyor. Bir Yavuz Çetin parçasıyla evinden ayrılan asi oğul, on yıl kadar bir Kurt Cobain-Nirvana-Erkin Koray bölgesinde konakladıktan sonra annenin çağrısıyla Çukur’a geri dönüyor. Baba güçten düşmüş, ağabey öldürülmüş, eski kabadayılık düzeni çökmüş. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Anne intikamın sesiyse, baba evin, aidiyetin, mahallenin kader olduğu buyruğunun (‘Bütün Çukur’un kaderi senin kaderine bağlantı artık.’) sesi oluyor. Gürbilek’e göre de böyle başlıyor eve dönen adamın hikayesi.

Toprağın tam da yersiz yurtsuzluk yazgısına dönüştüğü için bir kalıcılık unsuru olarak yeniden belirdiğini söylüyordu Sennett. Bizi aşan probleme buradan girmek gerektiği kanaatine varıyor Gürbilek de. Aile bu kez bir mutlu aile olarak değil, bir çukur olarak ısrarla sürüp gidiyorsa, Çukur sokaklarında bir evsizler hayaleti dolaştığı için sürüp gidiyor. Mahallenin tekinsiz hayaleti her zaman beklenen figür olmayabilir.

‘Aile kaderdir’ mahallede bir yetimler hayaleti dolaştığı, gariban dostu babaların karşısına babasız garibanları çıkarttığı için de sürüp gidiyor.

Soru şu: Yuvası dağılanın yurdu genişler mi, şimdi bir göçmen bölgesine dönüşen yerde bir üveyler dayanışması olacak mı, yoksa mahallede dolaşan hayalet, Çukur’un o ana baba tanımamış kara biraderleri, o gaddar yetimleri ittifakı hep aynı ‘aile her şeydir’i mi pekiştirecek?

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.