Ortaçağ’da Bilge Bir kadın: Hildegard von Bingen

Öyle bir kadın düşünün ki; Ortaçağ’da -şair, yazar, filozof, teolog, sanatçı, müzisyen, evliya, kompozitör, dramaturg, biyografi yazarı, doktor, botanikçi( bir çeşit şifacı), oyuncu, mimar, kâhin, vaiz, bir çeşit peygamber, kiliseye göre azize vs… Tüm bu sıfatları kendinde barındıran ve hepsinin içini tarihte iz bırakacak çalışmalarla dolduran. Ama hepsinden en önemlisi o dönemde “feminist” olan bir kadın: Hildegard von Bingen.

Kadınların teolojik ve felsefi yazılarla ilgilenmelerine izin verilmeyen bir dönem olan Ortaçağ’da, “gözlerini kapamak” diye adlandırılan başka mistik bir akıma yönelen filozof kadınlardan bahsedebiliriz. Kadınların varlığının dahi kabullenilmediği bu dönemde din aracılığıyla felsefe yaparak hemcinslerine güç veren kadınlar… Siyasal politika üretmenin aracı olan manastırlar aynı zamanda aristokrasinin ailenin evlenmeyen kızları üzerinden ekonomik ve politik gelişimleri için bir yatırım alanı olarak da değerlendiriliyordu. Kadınların gönüllü veya zorla kiliseye gönderilmeleri sonucunda erkek rahibeler ve kadın rahibeler arasındaki eşitlik mücadelesinin de verildiği bir dönem söz konusu. Kamusal alandaki hemen hemen her faaliyetten dışlanan kadınlar, şehir okulları ve üniversiteden de dışlandılar. Bu kadın düşmanı tutuma rağmen teoloji ve felsefe alanında fikirlerini yazıya döken, hatta vaaz veren kadınlar bulunduğunu söyleyebiliriz.

Tahmini olarak 1098 – 1179 yılları arasında Ortaçağ Avrupası’nın en tanınmış kadın şahsiyetlerinden birisi olan Bingenli Hildegard bitkileri, hayvanları, doğadaki canlı-cansız varlıkları konu alan kitabıyla tarihin ilk kadın doğa bilimcilerinden birisi arasına girmiş ve Ortaçağ’ın önemli bestecilerinden birisi olarak Ordo Virtutum adlı ünlü orotoryoyu besteleyerek operanın gelişimine büyük katkı sunmuştur. Bingenli Hildegard,  Lingua Ignota adlı bir alfabe geliştirerek dilbilimci olarak da adından söz ettirmiştir.

Kaleme aldığı kehanetler, sınırları aşıp Budizm, Hinduizm ve Amerika yerlilerinin din ritüelleriyle paralellikler taşıması açısından mistizmin önemli eserleri arasında sayılır. Zamanının ünlü şahsiyetlerine yazdığı günümüze kadar ulaşan 400’ü aşkın mektup, Ortaçağ Avrupası’ndaki güç ilişkilerine ve gündelik hayata ışık tutması bakımından önemlidir.

Küçük bir kız iken, bilgi konusunda gerçekten tutkulu olan Hildegard doğayı anlamak ister. Ebeveynleri onu çok küçük yaşta kiliseye göndermiş olmasına rağmen, zekasını geliştirmek ve düşüncelerini, vizyonunu ve yaşamı boyunca aldığı mistik mesajları desteklemek için kaynaklar bulmayı başarır. Zamanının inanışları, ailenin 10. çocuğu olması, doğuştan hasta olması ve belki de politik sebeplerden dolayı 8 yaşındayken bir kiliseye zekat olarak verilen Aziz Hildegard, Jutta adında bir rahibenin yanında eğitim alıp okuma yazma öğrenir. Küçük yaşta havale geçiren ve sık sık sağlık sorunları yaşayan Hildegard’ın 8 yaşından itibaren bazı hayaller gördüğünü belirtilmektedir. Bu vizyonlar sırasında her zaman bilinci açıktır ve durumun farkındadır.

Yetişkin olduğunda, fiziksel acısı kaybolan Bingenli Hildegard bir uyanış yaşar ve bu onun en tutkulu olduğu konu üzerine yoğunlaşmasına izin verir: Bilgi. Elinde bilim, doğa tarihi ve Yunan kozmoloji kitapları vardır, bu onun kendisini eğitmesini ve bilimsel bir vizyon geliştirmesini sağlar. Vizyonlar görmesi, hastalığı gibi yok olmaz. Hatta daha da yoğunlaşır. Aziz Hildegard’ın en büyük özelliği yaşadığı her şeyi kaleme alıyor olmasıydı. Bilime ve araştırmaya çok meraklıydı. Hayatının büyük bölümünü geçirdiği kilisede sürekli okuyor, yazıyor ve araştırmalar yapıyordu. Çok küçük yaşlardan beri “görme” gücü olduğu iddia edilen Hildegard yazılarında 1141 yılında tanrıdan bir emir aldığını ifade etmektedir. Tanrı ona gördüklerini yazmasını söylemiştir. Bu olayı kendi sözleri ile şu şekilde açıklamıştır:  “42 yaşında ve 7 aylık idim. Cennetin kapıları açıldı ve benzeri daha önce görülmemiş parlaklıkta kör edici bir ışık bütün beynime doldu. Ve sonra tüm kalbimi ve göğsümü bir alev gibi tutuşturdu, yakmadı sadece ısıttı… Ve birdenbire kitapların tefsirlerinin ne demek istediğini anladım…”

Bu sanrıdan sonra, Hildegard’ın mistik ünü Papa’ya kadar ulaşır ve Bingenli Hildegard’ın tecrübe ettiği 16 sanrıda gördüğü her şeyin kaydını tutması hakkını verir. Hildegard bu şekilde ilk kitabı, Scivias’ı 1141’de yazar. Bu kitapta, Yunan kültürüne dayanan bir tip kozmolojiden bahseden Hildegard Dünya’nın 4 elementten oluştuğunu açıklar: hava, ateş, su ve toprak. Gök cisminin hava ve sudan oluşan farklı katmanları olduğunu söyleyerek o zaman için çok etkileyici bir keşiftir.

Kilisenin de onun yanında olması, Hildegard’ın Avrupa’daki çalışmalarını çok popüler bir hale getirir. Böylece ünlü olan Hildegard Ren’in Sybil’i olarak anılır. Baş rahibe Bingenli Hildegard, birçok kişi için Tanrı’nın sesi olur. Batıl inanç ile karakterize edilen bir toplumda, diğerlerinin sahip olmadığı farklı bir sese sahip olan Hildegard kesinlikle bunu nasıl kullanacağını biliyordu.

Bingen’den Hildegard tıp ve doğa ile derinlemesine ilgilendi ve şifacı oldu. Elli yaşında, barışı sağlamak ve gittiği her yerde bilim ve tıp hakkındaki bilgilerini paylaşmak amacıyla Avrupa gezilerine başladı. 81 yaşında vefat eden Hildegard her ne kadar aforoz edilenleri savunsa da Papalar, krallar, soylular ve halkın onayını aldı. 2010 yılında, Papa XVI. Benedict onu bir peygamber ve Aziz olarak kabul etti ve onu kilise doktoru olarak nitelendirdi.

Öyle ya da böyle Hildegard çok güçlü bir sanatçıydı ve müzik dehası ile dünyada adından söz ettirebilen nadir kadınlardan biriydi. Yasakçı bir dönemde rahibelere şarkılarını söyletmesi ve müzik alanındaki dehâsıyla kendinden söz ettiren Hildegard’ın eserleri ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yeniden keşfedilip hak ettiği değeri gördü. Yazdığı ilahiler kendi döneminin gregoryen ilahilerinin bütün karakteristiğini taşır. Ölçüsüz olan bu ilahiler, henüz nota uzunluğu diye bir kavram olmadığından ötürü ikilik veya üçlük ölçüde değillerdir ve tabii ki armoni yoktur. Eğlenmekten ziyade meditasyona yönelik bu müzikler Hildegard von Bingen’in vizyonlarının özünü, tüm evreni içindeki varlıklarla bir bütün olarak kavramayı amaçlayan bir anlayış oluşturur. Bestelediği dini içerikli, tek sesli eserlerinde, seslerin uyumundan hareketle “evrensel uyum’a (symphonia) ulaşmaya çalışır.

Hildegard, eserlerini Ortaçağ’da sıklıkla kullanılan “resposorum” formlarında bestelemiştir. Müziğinde bu formları kullanarak bestelediği çok sayıda dini esere ilaveten, ilk müzikli draması Ordo Virtutum’u bestelemiştir. Hildegard von Bingen’in bugün hala bilinen kilise aryaları bestelerinin klasik veya modern yorumlarına çeşitli kaynaklardan ulaşılabilir. Bu aryaları konu alan modern yorumların yer aldığı albümler: Paul Schwartz, Richard Souther ve Jocelyn Montgoery´nin ilgili albümleridir. Kompozisyonlarının çoğu, müziğin şiir kadar önemli olduğu çok ayrıntılı ezgilere sahip geniş kayıtları içermektedir. En iyi bilinen eserleri arasında, şarkının Cennetsel vahiylerin uyumunun senfonisidir.

Arkasında çok büyük bir miras bırakan Bingenli Hildegard kadınların, kendilerine yönelik kısıtlamalara rağmen, her zaman bilimsel ilerlemeyi teşvik etmeyi nasıl başaracaklarına dair net bir örnek olarak günümüze ulaşarak bilim ve sanat dünyasına ışık tutuyor.

Kaynakça: 1  –  2

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.