Yaşamın Anlamı Üzerine: Forrest Gump

“Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin.”

“Koş Forrest koş, koş Forrest koş.”

Bu replik belki de hayatlarımızın bazı kritik anlarında tıpkı Üç İdiot’un (Aamir Khan-2009); sorun ne kadar büyük olursa olsun“her şey yolunda” totemi gibi, bize daima koşmamızı ve mücadele etmemizi öğütleyen bir çeşit metafor gibidir. Elbette filmi izlerken bu metafor bir uyarıcıdan çok ilham verici bir hikayeye dönüşür. Çünkü  hepimiz içimizde bir anlamda Forrest’ten parçalar taşırız. Tek bir farkla: Kavramların tanımını hiçbir suretle yapamayan Forrest için, özgür olmak bizim için olduğundan çok daha kolay ve ulaşılabilirdir. Nitekim Forrest’in sözlüğünde tüm kavramların dışavurumu koşmaktır.

Bu açıdan Forrest’in Amerika tarihine de ışık tutan zengin içerikli hikayesi(Vietnam Savaşı, suikaste kurban giden başkanlar-Frank Kennedy gibi-vs.); bizden“farklı” ve bir o kadar da bizimle “aynı”olan karakterin iç dünyası ile gerçekliği yansıtmaktadır.

Forrest Gump karakterine hayat veren Tom Hanks’ın başarılı oyunculuğuyla 1994 yılında (bundan tam olarak 25 yıl önce) seyirciye sunulan yapım, içeriğinde yaşama dair pek çok önemli mesaj barındırarak günümüzde hala güncelliğini korumaktadır.

“Annem hep şöyle derdi: ”Hayata devam edebilmek için geçmişi arkada bırakmak gerekir.” Benim koşmam da bununla ilgiliydi sanırım. 3 yıl, 2 ay, 14 gün ve 16 saat koştum.”

Forrest, onu diğerlerinden (sözde) geride kılan varoluşuna rağmen; “akıllı bir adam değilim ama aşkın ne olduğunu biliyorum” diyebilecek kadar da bilgedir. Saflığın, iyiliğin ve inancın hayat bulduğu Forrest, tam anlamıyla içinde bulunduğu dünyaya yabancıdır. Buna rağmen uyum sağlama konusunda diğer insanlardan çok daha başarılıdır. Forrest’in yaşam öyküsü olarak sunulan bu inanılmaz anlatı, aslında hayatta başarılı olmanın koşulunun belirli kalıplara uymak zorunluluğu olmadığının anlatısıdır.

Hikayenin bir parçası olduğumuz ve pek çok kişinin film boyunca yerini yeni kişilere bıraktığı en önemli nesnelerden biri olan “bank” yine metaforik bir düzlemde “hayat”ı simgelemektedir. Sürekli yeni birilerinin gelip, otobüsü gelince ya da hikayeyi “yeterince gerçekçi” bulamadığında terk ettiği bankta hikaye, anlatıcı bitirene kadar devam eder. Anlatıcı farklı bir perspektifle bu açıdan Tanrı’nın temsili olarak da düşünülebilir. Çünkü hikayeyi onun ağzından dinleriz, anlatılan onun kurgusu-dünyasıdır. Buna ek olarak tüm iyi niteliklerin toplandığı ana karakter o’dur. İnsanlığı temsil ettiği noktada ise, durmaksızın yeni bir şeylere atılma ve koşma eğilimini görürüz. Bu aynı zamanda filmdeki “kader” olgusunun hangi düzlemde anlam kazandığını açıklar niteliktedir.

“Her birimizin bir kaderi mi var, yoksa hepimiz rüzgârla savruluyor muyuz, bilmiyorum.”

Diğer açıdan içinde yaşam-ölüm,özgürlük ve kuş tüyü gibi pek çok dikotomi ve metafora yer veren yapım önümüzdeki yıllarda da ölümsüzlüğünü koruyacağa benziyor.

“Eh ne olacak yani? Geri zekâlı olabilirim, ama çoğunlukla doğru olanı yapmaya çalışmışımdır. Sonra rüyalar da sadece rüyadır, değil mi? Onun için her ne olmuş olursa olsun şöyle düşünürüm: Geriye baktığımda sıkıcı bir yaşamım olmadığını söyleyebilirim. Bilmem anlatabildim mi?

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.