Bir İskandinav Rüyası: Soen

Kozmik bir şeyler olsun. Rüzgâr gibi, deniz gibi, dalgalar gibi… Sonsuz olsun zamanla birlikte kayıp gitsin.” demiş ya bir zamanlar David Lynch vazgeçemediği Angelo Badalamenti’ye; işte insan bazen bazı şarkıların içinde su gibi akıp gitmek, sonsuzluğa karışıp kaybolmak, yok olmak istiyor.

İsveçli progresif metal grubu Soen melodik, ağır, karmaşık ve karanlık müziğiyle insanda kaybolma hissiyatı uyandırıyor. Keşfettiğim günden bu yana durmaksızın dinlediğim Soen’i  yakın bir zamanda sahnede canlı canlı dinleme şansına nail oldum ve kendisiyle ilgili hislerimde yanılmadığımı bizzat anladım. Tüm konser boyunca bambaşka bir evrende bir rüyada gibiydim ve kesinlikle uyanmak istemedim. Soen’in İstanbul konserini duyduğum anda içimi müzikal anlamda uzun zamandır hissedemediğim bir heyecan ve mutluluk kaplamıştı. Müzikte artık beni heyecanlandıracak yeni ve farklı bir şeylerin olacağına inancımı yitirdiğim ve eskilerle avunduğum bir dönemde karşıma çıktı Soen. Progresif metal aşığı ben dönüp dönüp aynı şeyleri dinlerken, Soen’le kendimi bambaşka epik ve melodik bir yolculuğun içinde buldum.

Soen 2012 yılında ilk albümü Cognitive’yi yayınladığında yoğun derecede Tool’a benzetilmişti;  bunda, muhteşem temiz yorumu ve duru sesiyle vokalist Joel Ekelöf’ün Tool’un vokalisti Maynard James Keenan’a benzemesinin ve davulcuları Martin Lopez’in de Opeth’in eski bateristi olmasının etkisi büyüktü. Fakat Soen ikinci albümü Tellurian ile fark edilir bir hayran kitlesi edinerek kendine has ve bambaşka bir grup olma yolunda ilerlediğini kanıtladı. Özellikle Tabula Rasa parçasıyla dikkat çeken albümde beni The Words ve Pluton derinden etkileyen şarkılar oldu ki Soen’i de ilk olarak The Words parçasıyla keşfetmiştim. Dinleyicilerinin büyük çoğunluğunda “Opeth” ve “Tool” etkisi yaratan grubun müziğinde ben nedense Pink Floyd, Dream Theater, Anathema gibi çok sevdiğim grupların da etkisini hissettim, müzikalite anlamında beni tatmin edecek tüm doneleri buldum ve galiba Soen’i bu yüzden çok sevdim.

Soen 2017’de yayınladığı Lykaia albümüyle birlikte, olması gereken yere gelerek ne kadar kaliteli ve iyi müzik yapan bir grup olduğunu kanıtladı. Grup bu albümde kimi zaman ağır, sakin kimi zaman da sert ve progresif akan bir soundun içinde, vokalist Joel Ekelöf’ün insanı içine çeken yumuşacık, dramatik sesi ve Lucidity, Jinn gibi akılda kalıcı besteleriyle kendine özgü harika bir kurgu yaratmıştı.

Ve Soen 2019 başında yayınladığı son albümü Lotus ile kimliğini tamamen oturttu. Son albümde grup elemanlarıyla ilgili yaşanan değişiklikler bile Soen’in kendine özgü çizgisinde bozulmaya sebep olmadı. Albüme adını veren Lotus şarkısı dönemin karanlığını sorgulayan sözleri, tüyleri diken diken eden melodisi ve sürreal imgelerle dolu klibiyle gönülleri fethederken; birbirinden keyifli gitar rifleri, narin bir akışın arasına giren coşkulu akorlar ve Lascivious, Martyrs, River, Covenant başta olmak üzere bir sertleşip bir yumuşayan, bir alçalıp bir yükselen tüm şarkılarıyla durmaksızın gümbür gümbür akıp giden bir müzik şaheseri karşımıza çıkarıyor Soen.

“Gather around,

All the things that we admire.

To be here is where I wanted to be,

To abandon who I was.”

Aşırı uçlarda ve sert bir müzik yapmamaları Soen’i geniş kitleler tarafından dinlenebilir kılıyor ve son yıllarda müzikal kaliteye duyulan özlem grubun kariyerine büyük avantaj sağlıyor. Opeth, Death ve Testament gibi önemli gruplarda çalmış grup üyeleri de teknikleriyle göz dolduruyor. Son zamanlarda müzik dünyasının başına gelmiş en güzel şeylerden biri olan Soen, dinleyicisini su gibi akan şarkılarıyla İskandinav rüyasında karanlık ve şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor. Dinleyin ve dinletin!

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.