fbpx

Hayata Tutunmaya Çalışanların Sesi: Ken Loach

-Sen hiç depresyona girdin mi?
– Depresyon burjuvalar içindir. Biz sadece sabah uyanır ve yollara düşeriz. Hepsi bu.
(Riff-Raff -Ken Loach 1991)

Filmlerinde sosyal sefaleti işleyen ve kapitalizmin açgözlülüğü altında ezilenlerin sesi olmaya çalışan Ken Loach; “Eğer dünyanın bu haline öfke duymuyorsanız, ne biçim bir insansınız?” diyerek tüm sinemasal anlatımını bu mevzuların üzerine kuran cesur ve kararlı bir isim.

Sinema kariyerinin başlangıcından bu yana alt ekonomik sınıfa mensup bireylerin yaşamlarını betimleyen Ken Loach, filmlerinde işsizlik, yoksulluk, çılgınlık temalarını işler. Yeni liberalizmin karşısına sinema ile dikilir. İşçi sınıfının sorularına soğukkanlı ve etkileyici bir şekilde yaklaşan İngiliz yönetmen, öncelikle kendi topraklarından Britanya’dan yola çıkarak emeğin türküsünü söyler; ezilenlerin, susturulanların, sömürülenlerin sesi olur. Her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışanların öyküsünü anlatır.

Kamerasını sınıflı toplum gerçeğinde kullanan Loach’un kişileri, mekânları, olayları sahici ve basittir.  Anlatılması gerekenleri, anlatımı karmaşıklaştırmadan doğrudan verir. Profesyonel oyuncularla oynamayı tercih eden ve senaryodaki yaşam deneyimlerine sahip oyuncuları seçen yönetmen, gerçekliği perdeye olduğu gibi yansıtmak ister.

Sinema kariyeri boyunca egemen kurumlarla çatışan ve emperyalist girişimlere karşı ateşli bir muhalefet sergileyen Loach, sinemasının merkezine insanı koyar. İçinden çıktığı toplum içerisindeki insanın tarihine tanıklık eder. Temel metaforu özgürleşme sorunudur ve ona göre her zaman bir umut vardır.

“Sanat savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder.”

Bir tiyatro aşığı olan Loach bu alanda işsiz kalınca TV’ye yönelir. 1966’da Cathy Home Home isimli belgeselvari dramasıyla adından söz ettirir ve sansasyon yaratır. Bu sansasyon ona sinemaya giden yolu açar.  Loach sinemasal macerasına toplum dışına itilmişler, sosyal sorunlar ve İrlanda’da İngiliz rolüne odaklanan sosyal gerçekçi filmlerle başlar. Medyada sesi duyulmayanların sesi olur.

İlk filmi Poor Cow (1967) ardından da Kerkenez’de (1969) kendi üslubunu geliştirir ve gözleme dayanan bir tarz yaratır. Filmlerinde sosyalist kimliğini her zaman öne çıkaran Loach, 70 ve 80’li yıllarda, Theatcher’ın İngiltere’de iktidarda olduğu dönemde kendisine uygulanan politik baskılar sebebiyle dağıtım sıkıntıları yaşar ve beklediği ilgiyi göremez.

Cannes Film Festivali’nde tam 6 kez ödül kazanan yönetmen 90’lardan sonra atağa geçer ve Britanya’da çoğunluğun yaşadığı sefilliği mizahi bir dille anlattığı filmleriyle kitlelere ulaşır. Nikaragua’daki Sandinist hareketi işleyen Carla’nın Şarkısı,  İspanya iç savaşına katılmış bir İngiliz’in hikâyesi Ülke ve Özgürlük, Çaresizliğin umut ile harmanlandığı Benim Adım Joe, İngiltere’de demiryollarının özelleştirilmesinin demiryolu işçilerinin üzerindeki etkisini anlatan Demiryolcular gibi filmleriyle Ada toplumunu dramatize eden Ken Loach sineması uluslararası bir nitelik kazanır.

2009 Temmuz ayında Avustralya`nın Melbourne şehrinde gerçekleşen film festivalinde yarışan Hayata Çalım At filmini, festivalin sponsorunun İsrail olduğunu öğrenince geri çeken Loach; `Şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz. Sanat savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. İsrail, Ortadoğu’daki politikalarını gözden geçirmeli` sözleriyle sosyalist gönüllerde taht kurar.

Sanatın metalaştığı, sanatçının baskı altına alınarak bu sürecin bir parçası haline getirildiği bir toplumda Loach bu yaklaşımıyla ilham kaynağı olurken, yine 2012 yılında komedi-dram türünde Meleklerin Payı ile yine kendi bildiği yolda yürümeye devam etti. Aynı yıl yaşam boyu onur ödülüne değer bulunduğu Torino Film Festivali’nde de, festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi’nde, işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkartılmasını görmezden gelemeyeceğini açıklayarak ödülü reddeder.

Usta yönetmen, alabildiğine yalın sinema diliyle toplumun en sıradan, basit görünen sorunlarını en komplike biçimiyle anlatırken; olaylara, olgulara yaklaşırken de politik, siyasi tavrını hissettirmekten asla ödün vermez.

2014 Şubat ayında gerçekleştirilen Berlin Film Festivali’nden yaşam boyu başarı ödülü alarak dünya sinemasındaki varlığını pekiştiren ve 2016 yılında Ben, Daniel Blake ile Altın Palmiye’yi ikinci kez kucaklayan Ken Loach’a Haziran 1963’de kaybettiğimiz büyük usta Nazım Hikmet’in şu sözlerini hediye etmek isterim:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.