Bir Başkaldırış Hikayesi: Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?

Tiyatro, insanlık tarihinin en eski zamanlarından günümüze kadar gelmiş ve diğer tüm sanat dalları gibi zorlu yollardan geçmiş bir sanat türüdür. Önceleri sadece dinsel törenlerden doğmuş, padişahlar, krallar ve toplumun üst kesimleri için hazırlanmış fakat daha sonra topluma inmiş ve kendi kabuğuna çekilerek sanat türleri arasında kendine önemli bir yer edinmiştir. Duyguları, hisleri, düşünceleri görsel bir düzenle buluşturarak seyirciye aktaran tiyatro oyunları arasında tüm duyguları hissettiğim, eleştirilerini uzun uzun düşündüğüm ve etkisinden yıllardır çıkamadığım bir eser var; Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?

Bu tiyatro oyununda Yılmaz Erdoğan, Gülseren adlı yaşlı bir kadının 4 basamaklı sayıları kafasından çarptığını öğrenmiş ve bunu haber yapmak isteyen bir spiker rolünde. Böylece Yılmaz Erdoğan, Gülseren’in kaldığı huzurevine birkaç çarpma işlemi yaptırmak amacıyla gider, ancak Gülseren’in fotoğraf albümünü çıkarıp olayları bir bir anlatmasıyla işler değişir. Kendi hayatından geçip giden yılları, kavgaları, mutluluklarını ve ateş böceklerini anlatırken, insanın içine dokunan sözlerle karşısındaki insanın hayatı sorgulamasını, düzeni sorgulamasını bekleyen Gülseren, muhabirin sadece sorduğu bir çarpma işlemini merak etmesiyle bizlere “yıllardır hiçbir şey değişmemiş” dedirtiyor. Televizyonları bu yüzden sevmiyordu işte Gülseren, sadece görüntüyü gösteriyordu, duyguları, düşünceleri, yaşanmışlıkları değil.

Yılmaz Erdoğan’ın 1999 senesinde askerdeyken yazdığı ve kadrosunda Demet Akbağ, Zerrin Sümer, Sinan Bengier, Altan Erkekli, Bican Günalan, Figen Evren, Neslihan Yeldan gibi usta sanatçıların olduğu bu oyun; 1948 yılında üstün zekalı olarak dünyaya gelen Gülseren’in yaşadığı topluma, dayatılan düzene ayak uyduramamasını ele alıyor. Oyun Gülseren’in hayatını anlatırken toplum düzenine, dini inanışların yanlış değerlendirilmesine, ticaretle karıştırılan siyasete, hızla değişen sosyal hayata, kadın cinayetlerine ve bunlar gibi toplumun çatlağı olan birçok konuya göndermede bulunuyor. Böylelikle 30 yıllık bir Türkiye panoraması da gözler önüne seriliyor. Gülseren az önce de bahsettiğim gibi üstün zekalı bir kadın ve yaşadığı toplumun ona direttikleriyle biraz başı belada. Olayları ve durumları diğer insanlar gibi hemen kanıksayamıyor, eskiden gelen düşüncelere koşulsuz şartsız inanmıyor ve kendisine yanlış gelen şeyleri alaycı bir dille ifade ediyor.

Gülseren’in fazlasıyla takıldığı ve aslında içten içe mücadele ettiği bazı konular var; Siyasetin insanları böylesine keskin bir şekilde ikiye ayırması, eğitimin yalnızca teorik ve ezbere basma kalıp sözlerle aktarılması, batıl inançlar, televizyon ve Çarşamba günleri! Hele de o Çarşamba günleri yalnızlık içeren bir Çarşamba günüyse vay haline! Gülseren’in bir özelliği de ateş böceklerini görmesi. Gerçekten görüyor mu yoksa ateş böcekleri onun en derin duygularının dışa vurumu mu bilinmez ama ateş böceklerini gördüğünü her iddia edişinde çevresindekiler ve özellikle de sevgisini bir türlü göstermeyi becerememiş annesi tarafından deli diye yaftalanıyor. Tanıdık geldi mi? Farklıysanız, başka pencerelerden bakarak düşünüyorsanız ya delisinizdir ya da Gülseren’in dayısının da dediği gibi günahkar. Gülseren’in hayatı başlı başına farklı dünyalar, düşünceler içerse de oyunun aynı zamanda toplumun psikolojik ve sosyolojik travmalarını gözler önüne serdiği diyaloglarıyla, izleyenlerin gönlünü her defasında fethettiğine şüphem yok.

İzleyenin oturup defalarca daha izlemek istediği bu şahane eseri izlemeyenlere şiddetle tavsiye ederken oyun boyunca geçen harika repliklerin yanı sıra, zihinlere kazınan bir tiradla yazıya son vermek istiyorum. Gülseren’in en iyi arkadaşını, babasını kaybettikten sonraki tiradıyla…

“Tanrım seninle biraz konuşmak istiyorum. Yalnız Türkçe konuşabilir miyiz? Üzgünüm ben Arapça bilmiyorum da. Kürşat dayım senin yalnızca Arapça bildiğini düşünüyor ama sen bizim tanrımızsın ve bütün dilleri bilirsin. Tanrım ben babamı yanına alışın konusunda konuşmak istiyorum, kızmazsın umarım. Çünkü senin bu çeşit konuşmalardan hoşlanmadığını söylüyorlar ama bu işte biraz aceleci davranmadın mı? Babam biraz daha bizimle kalabilirdi bence ama onu yanına aldığına göre bir bildiğin vardır mutlaka. Tanrının neyi niçin yaptığına aklımız ermezmiş bizim, öyle diyorlar. Senin adına konuşan ne çok insan var, hiç dikkatini çekti mi? Yani çekmiştir mutlaka da… 

Tanrım, ona iyi bak olur mu? Biliyorsun o ticaretten anlamaz. Kendisi mutlaka aksini iddia edecektir ama sen yine de onu ticari bir işte kullanma. iyi bir memurdur aslında, masa başı bir iş verirsen mutlaka başarılı olacaktır. Özür dilerim Tanrım, işine karışıyor gibi oluyorum ama… Tanrım, o çok iyi bir insandı ve herhalde onu cennetine alacaksın. Bu da benim bir daha onu göremeyeceğim anlamına geliyor. Çünkü ben deliyim ve cennete giremem herhalde. Çok uzattım biliyorum çok uzattım ama hemen bitiriyorum. Son olarak kendimle ilgili bir şey sormak istiyorum. Belki kızacaksın ama sormak zorundayım.  Tanrım, ben şimdi ne yapacağım?”

 

Yazan: Öyküm Kütük

 

1 Yorum

  1. Avatar

    Ece

    18 Haziran 2020 en 18:27

    Yazarı tebrik ediyorum çok etkileyici bir yazı olmuş

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.