Değişen Dünyanın Girdabında Direnen Bir Fotoğrafçı / Bill Brandt

Bill Brandt, savaş dönemi ve sonrası İngiltere yaşamını belgeselci tarzda yansıtmasıyla dönemin önemli fotoğrafçıları arasında yer aldı.  II. Dünya savaşı sırasında yansıttığı karelerle, toplumcu-gerçekçi bir anlayış benimseyen Brandt; savaş sonrası toplumsal yapıdan soyutlamaya geçerek, sürrealist üslupla çalışmalar üretti.

“ Savaştan önceki yıllarda aşırı sosyal karşıtlık, görsel olarak benim için ilham kaynağıydı. Londra’da, West End’de, banliyölerde, gecekondu mahallelerinde fotoğraf çekmeye başladım.  Geceleri, tiyatroları, Türk hamamlarını, hapishaneleri ve yatak odalarındaki barları, ortak konaklama evlerini fotoğrafladım. Londra o kadar değişti ki, bu resimlerden bazıları şimdi bir başka yüzyılın dönem cazibesine sahip.”

1929 yılında ünlü fotoğraf sanatçısı Man Ray’ın Paris stüdyosunda çalışma imkânı bulan Brandt, 1931 yılında İngiltere’ye dönerek serbest foto muhabiri olarak çalışmaya başladı. Londra’da birkaç yıl geçirdikten sonra, kömür madencilerini fotoğraflamak için İngiltere’nin kuzeyine gitti. Sanatçı böylelikle, İngiliz toplumunun tüm katmanlarının günlük hayatını tasvir eden fotoğraf dizileri üretti.

“O zamanlar genç bir fotoğrafçı için Paris dünyanın merkeziydi. Fransız şairi ve sürrealistlerin fotoğrafçılık olanaklarını tanıdığı ilk günler heyecanlıydı.”

Bill Brandt 1950li yıllardan sonra nü çalışmalara yöneldi. Özellikle kadın bedeni üzerinden şekillenen serilerinde; psikolojik dramayı ret edici tavır dikkat çekicidir. Brandt’ın soyut kompozisyonlar eşliğinde ürettiği eserlerinde, keskin kontrastlar ve güçlü geometrik yapıyla etkileyici bir bütünlük göze çarpar. Gri-puslu atmosfer içerisinde çekilen şehir fotoğraflarında, huzursuz bir hava hissedilir. Nitekim bu durum, savaş sonrası endüstrileşen bir şehrin kapitalizme giden yolcuğunu tasvir eder. Onun farklı çalışmalara ayrılan dönemsel yolcuğu, kuşkusuz değişen dünyanın girdabında bir tutunma çabasıdır.

“İstediğim fotoğrafı yakalamak için doğru mevsimi, doğru hava durumunu,  gündüz veya gecenin doğru saatini bekliyorum. Mesela İngiltere’yi gizemli bir yapı içerisinde vermek istiyordum. Bunun için gece vakti sadece ay ışığıyla aydınlatılmış bir şehir hayal ettim. Ve o gün geldiğinde deklanşöre bastım.”

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.