Ötelerden Bir Bakışla “Nazım Hikmet”

Ben şair olsam sevda şiirleri yazmam,” dedimdi Anuşka’ya. Şiir yazmak da nereden aklıma geldi? Şu kahpe dünyanın işi…”

Bir Nazım Hikmet var ötelerde insanların bakmaya cesaret edemediği… Oradan bakınca komünist olduğunu unutup onu anlamaktan korkuyorlar. Çoğuna göre Nazım Hikmet komünist bir fikir adamı olarak bunu şiirlerine yansıtmış bir şairden başkası değil. Oysaki bir Nazım var ki başının üstünde kozmos, sevda, deniz, yıldız, ağaç bulutlarıyla gezen. Bir Nazım var ki aşık olmak için yaşamış. Bir Nazım var ki vatan sevgisinden doğa sevgisine uçsuz bucaksız yollarda yürüyen… Bir Nazım var ki sevda şiirlerine sevdalandığımız, yıldızlarına gökyüzü olduğumuz…

Bu yıl güz başlarında, güneyde,

denize, kuma güneşe bulanıyorum,

ağaca bulanıyorum,

bala bulanır gibi elmalara.

Geceleri gökyüzü kokuyor ekin gibi,

geceleri iniyor tozlu, sıcak yola gökyüzü

yıldızlara bulanıyorum.

Şu satırlara baktıkça kendimi Van Gogh’un buğday tarlalarının birinde toprağa uzanmış, yazın gökyüzünü seyrederken büyük bir hevesle havanın kokusunu ciğerlerime doldurduğumu hissediyorum, ben de yıldızlara bulanıyorum. Sonra güneş doğuyor ve tüm ışıltısıyla yüzümü yıkayarak uyandırıyor beni ve oradan birkaç satır daha aklıma geliyor:

Sabahın sahibi vardır.

Gün daima bulutta kalmaz.

Herhal ilerdedir

yaşanacak günlerin

en güzelleri…

Sonrası bu güzel hayalden uyanmak oluyor. Sayfaları çevirdikçe her bir şiirde yeni bir Nazım karşıma çıkıyor sanki. Ah o kadınlarına sevdalı Nazım yok mu?.. Aşık olmanın bin bir türlü halini tatmış sanki… Vera’ya yazılan bir şiir şu satırlarla başlıyor:

Bir ağaç var içimde

fidesini getirmişim güneşten.

Salınır yaprakları ateş balıklar gibi

yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Aşkla bir ağacı özdeşleştirmenin zarafetini bir bir işliyor Nazım. Bir aşk ki içindeki ağaçlar onunla yeşeriyor. Senelerce aşkla sulanmış bir ağacı kim yıldırabilir ki? Kökleri kalbe salınmış bir ağacı kim devirebilir ki? Zor dostum zor…

Sadece güzelliklerden ve aşklardan oluşmuyor tabi Nazım’ın hayatı. Aksine bunlar istisnai anlar. Ömrünün çoğu hapishanelerde ve çok sevdiği vatanından ayrı geçiyor. Onun için hayatının hep bir parçası eksik kaldı belki de… O öldükten sonra açtığımız kapılar neye yarar bilemiyorum ama hiç tanışmamış olmaktansa kitaplarının raflarıma hayat vermesini yeğliyorum tabi ki. Sonra onun gibi:

Bir Üsküdar balkonunda guruba karşı demlenir gibi

bu akşamüstü, Laypzig’te tramvay durağında

tadını çıkara çıkara, yudum yudum

kederleniyorum.

Kederlenmek de yaşamak gibi güzel şey be kardeşim… Eğer ruhunu başka alemlere götürüyorsa, sığlarda, derinlerde, her yerde düşünüyorsan, üstüne bir de güzel bir manzara karşısında elinde bir çay varsa, kederlenmenin tadına varıyorsun demektir. Tam bu noktada bir de kendine ulaşıyorsan, doğru yerdesin. Bir de yaşadıklarından ders çıkarıyorsan… Belki biraz keskin çizgili, belki zıt kutupların doruklarında… Ama okurken hak verilen:

İnsan

ya hayrandır sana, ya düşman

Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun

ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan…

Daha ne satırlar, ne hisler, ne yaşanılanlar var Nazım’ın sayfalarında. Bir adamın iç dünyasının derinlerinde gezerken bazen ağladığınız, bazen güldüğünüz, çoğu zaman düşündüğünüz… Denizlerin yosun kokularını içinize çektiğiniz, mavi dünyalarda kaybolduğunuz, Nazım’la beraber Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacı olduğunuz, memleketin çınarlarında kolan vurduğunuz, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine yaşadığınız, kozmosta süzüldüğünüz, denizi uçakla ilk defa geçer gibi sevdiğiniz, üstünüzün başınızın yıldızlandığı ve daha nicesi ile bir sürü duygu yaşadığınız sayfalar… Bir adamın yüreğinden ellerine, oradan kalemine dökülmüş duyguların bize kalanları… Hissetmek, o anı… Ve her şeyden öte bu dünyaya kendinden bir şeyler bırakmayı başarmış bu adamın dünyasını anlamak… İşte meselenin özeti.

Bugün ölüm yıl dönümü Nazım’ın. Ben pek sevmem insanları ölüm yıl dönümleriyle anmayı. Yaşadıkları zamanın içindeki hallerini hayal etmeyi severim çoğu zaman. Ama işte bazen de bu zamanlarda anmak gerekiyor, gerekiyor ki unutulmasın. Yine Nazım’ın bir şiiriyle sonlarına ulaştıracağım yazıyı:

Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi,

Kimi Odesa’da yatar, kimi İstanbul’da, Pırağ’da kimi.

En sevdiğim memleket yeryüzüdür.

Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi.

İşte yaşamak güzel şey be kardeşim! Ve ölmek ise bir o kadar acı…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.