Tarihin Unutulan Kadınları: “Nezihe Muhiddin”

Bugünkü yazımda edebiyatımızın ve aynı zamanda Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin önemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin’den bahsedeceğim. Kadın hakları için mücadele ettiği uzun yıllar boyunca ismini hem siyasi hem de toplumsal alanda duyuran Nezihe Muhiddin, 1889 yılında İstanbul’da Kandilli ’de Zehra Hanım ile savcı ve ceza hâkimi Muhiddin Bey’in kızı olarak dünyaya gelmiştir.

Evde gördüğü özel öğrenim sürecinde Farsça, Arapça, Almanca, Fransızca gibi çeşitli dilleri öğrenerek kendini geliştirmiş ve entelektüel bir kadına dönüşmüştür. İlk gençlik yıllarından itibaren siyasi ve sosyal konulara, kadınlık durumuna duyarlı birisi olarak yetişen Muhiddin, dayısının kızı Nakiye Hanım ile annesinin edebiyat ve toplumsal sorunlar üzerine yaptıkları tartışmalar ve de Nakiye Hanım’ın evde düzenlediği toplantılarla ilerideki düşüncelerinin ilk tohumlarını atmıştır.

Nezihe Muhiddin’i tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya iten temel etmenlerden biri de bana kalırsa siyasi olarak son derece inişli çıkışlı süreçlerden geçmesidir. 20.yüzyılın Osmanlı Devleti’nde henüz Cumhuriyet ilan edilmeden kadının toplum yaşama kazandırılması adına mücadele etmiş, Cumhuriyet’in ilanından sonraysa kadının siyasi haklar kazanmasına yönelik çalışmalara ağırlık vermiştir. Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan Kadınlar Halk Fırkası (KHF) adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarını tamamlayarak Türkiye’deki ilk siyasal partinin kurucusu olmuş ve Türk Kadın Yolu adlı derginin kurulmasına öncülük etmiştir.

Yazımda spesifik olarak bahsetmek istediğim konu ise Nezihe Muhiddin’in Türk toplumda kadının yerini yine Türk edebiyatında çok görmediğimiz bir tür olan Gotik edebiyatın alımlanması ve Istanbul’da Bir Landru isimli romanında bu konuları nasıl işlediğidir. Özellikle Türk edebiyatında Byronik kahraman ve nekrofil kavramlarına, ayrıca gotiğin bir toplum eleştirisi olarak edebiyatımızda yer bulmasına çok fazla aşina olmadığımızı düşünüyorum. Bu sebeple İstanbul’da Bir Landru kendi edebiyatımızda gizli kalmış bir hazine okumak isteyenler için eşsiz bir roman diyebilirim.

Öncelikle kısaca gotik geleneğin Türk yazarlarca nasıl alımlandığından bahsetmek istiyorum. Başarılı eleştirmenlerimizden Ömer Türkeş, “Korkuyu Çok Sevdik Ama Az Ürettik” başlıklı yazısında Türk edebiyatında korku türünde yapıtların azlığına işaret etmektedir. Bunun nedenini türün gerçeklikten kopuk oluşuna dayandırır. Türk edebiyatında yazarların tercihlerini gerçekçi edebiyattan yana kullanmalarını “Aydınlanmacı ideallerle, yazara ve romana yüklenen vazifelerle” ilişkilendirir.

İstanbul’da Bir Landru isimli esere dönecek olursak 1934 yılında kaleme alınan roman içeriği bakımından son derece sıra dışı ve alışılagelmişin dışında bir eser olma özelliği taşır. Prenses Nazlı’nın 28 Temmuz 1932’ye ait anılarının ve maceralarının anlatıldığı eserde olay örgüsü; Nazlı’nın kendini Danimarkalı bir ressam olarak tanıtan Nils ile bir kumsalda tanışmasıyla başlar. Nils’ten etkilenen Nazlı onu takip eden günlerde de görmek ister fakat Nils işi olduğunu söyleyerek yanına gelmez. Başka bir kadınla ilişkisi olduğundan şüphelenen Nazlı onu takip eder ve tren istasyonunda karşılarılar. Birlikte çıktıkları tren yolculuğunun ardından hikaye hızla ve merak uyandırıcı bir biçimde ilerler.

Bu arada okurlarımız için esere başlık olarak seçilen Landru isminin 20.yüzyılda  Fransız bir seri katili olan Henri Désiré Landru’den esinlenilmiş olduğunu söylemek gerekmektedir. Nitekim isim hikaye ile son derece bağlantılıdır. Landru onlarca kadını kandırıp paralarını aldıktan sonra onları öldürmesiyle bilinen bir seri katildir. Muhiddin de eserinde Nils karakterini bir nekrofili(ölüsevicilik) düzleminde inşa ederken Landru’den etkilenmiştir. Çünkü Nils’de tıpkı ismini taşıdığı katil gibi ona aşık olan kadınları öldüren bir katil, adeta bir mavi sakaldır.

Deborah Lutz, Tehlikeli Âşık: Gotik Kötü Kahramanlar, Byronizm ve On Dokuzuncu Yüzyılda Baştan Çıkarmanın Anlatısı adlı kitabında, romantizmin önde gelen temsilcilerinden biri sayılan Britanyalı yazar Lord Byron’un (1788-1824) yapıtlarıyla ilişkilendirilen Byronik kahramanın baştan çıkarma anlatılarındaki yerini inceler. Lutz’un erken dönem gotik romanlarla yirminci yüzyılın başında yazılmış olan gotik aşk anlatıları arasında saptadığı bir fark, İstanbul’da Bir Landru romanında bir Byronik kahraman olarak Nils‟i anlamak açısından önem taşır: Birbirine zıt iki roman tipi olan erdemli kahraman ve alçak hain, yirminci yüzyılda yazılan gotik aşk romanlarında tek bir karakterde toplanırlar.

Dani Cavallaro da Gotik İmgeler: Dehşet, Ürküntü ve Korku Dolu Üç Yüzyıl başlıklı çalışmasında gotiği “karanlığın anlatısı” olarak görür. Bu anlatı türü Cavallaro’ya göre, karanlık ruh hâlleri aracılığıyla, kültürün bastırdığı tabuları gün yüzüne çıkarır. Böylelikle, hayalî olan şeyler, toplumsal gerçekliğin ters yüz edilmiş hâli de olsa, tekrar bu gerçekliğe dâhil edilir.  Bana kalırsa Cavallaro’nun gotik üzerine yaptığı bu tanım son derece doğrudur, çünkü toplum en büyük bastırılmışlıklarını ve korkularını öteki üzerinden ifade eder. Bu durumda gotik, toplumda dışarı itilen her türlü düşünce biçimini bünyesinde toplayan bir tür olmuştur da denilebilir.

Nezihe Muhiddin yaşadığı dönemde geleneklere bağlı kalmış, eserlerinde Osmanlı toplumunun batılılaşmayı yanlış şekilde kabullenmesini Prenses Nazlı üzerinden eleştirmiştir. Muhiddin’e göre modernleşme Batı’nın kötü bir taklidi olmamalıdır. Ayrıca kadınlara sunulan özgürlük ortamı içinde sadece güzel ve bakımlı olmanın yeterli olmayacağını savunmaktadır. İstanbul’da Bir Landru aynı zamanda polisiye bir roman olarak da değerlendirilebilir. Prenses olan Nazlı, demokratik süreci benimseyen ve prenses ünvanını kullanmayan bir kadındır. Aşık olduğu ressam Nils aynı zamanda kadınları öldüren bir katildir. Batılı değerlere hayranlığından dolayı tehlikeli bir adama aşık olan ve ölümden kıl payı kurtulan Nazlı, eserde bir toplumun temsili olarak eleştirilir. Nezihe Muhiddin romanda da sık sık vurguladığı gibi gelenekleri savunur, Batı’ya duyulan hayranlığın abartılmaması gerektiğini belirtir.

Farklı bir yapıt okumak isteyen okurlarımız için Nezihe Muhiddin ve İstanbul’da Bir Landru isimli eseri okunmaya değer…

* Yazı hazırlanırken Nilüfer Yeşil’in Nezihe Muhiddin,Kadın Gotiği Ve Gotik Kahramanlar isimli makalesinden ve de Devrim Pınar Gürbüzoğlu’nun Türkiye’de Kadın Haklarının Önemli Temsilcilerinden Nezihe Muhiddin ve Bir Model Oyun isimli eserinden yararlanılmıştır.

2 Yorumlar

  1. Avatar

    Selin

    08 Ekim 2020 en 13:21

    Mükemmel bir yazı olmuş. Ellerine emeğine sağlık.

    • Avatar

      Aylin

      08 Ekim 2020 en 21:57

      ❤❤Çook teşekkür ederim ❤❤

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.