Tarkovski’nin Ölümsüz Ziyaretçileri: Solaris

“Düşünmek ne zaman öleceğini bilmeye benziyor. Ne zaman öleceğimizi bilmemek bizi ölümsüz kılıyor.”

Dünya sinema tarihinde en yetenekli yönetmenlerin saygı duyduğu yönetmenlerden biri olan Tarkovski, hayatı bir yansıma, bir rüya olarak yakalayıp yeni bir film diliyle aktarabilmeyi başarmış bir şair ve felsefecidir aynı zamanda. Kısa hayatına 7 başarılı film sığdıran Tarkovski, eserlerine yalnızca kurgusal bir boyut eklememiş, çok katmanlı yapısıyla izleyicide çeşitli sorgulamalar yaratmayı başarmıştır.

Eserlerindeki karakterlere varoluşçuluğa dair iç hesaplaşmalar yaşatmış, yaşamın asıl amacı, sonluluk-sonsuzluk, bilginin sınırları ve inanç gibi soyut kavramları irdelemiştir. Yönetmenin mutlaka izlenilmesi gereken başarılı sinematografisini yazımın sonunda belirteceğim fakat şimdi bugünkü konumundan biraz bahsetmek istiyorum. Solaris bana kalırsa yüzeysel bir uzay filmi olarak görülmekten çok daha fazlası. 1972 yapımı olan bu film, döneminde her ne kadar Stanley Kubrick’in 1968 yapımı “2001:Uzay Yolu Macerası”na Sovyetlerin cevabı olarak görülse de yönetmenin de reddettiği gibi film elbette bir uzay macerasından ibaret değil.

Stanislaw Lem’in 1961 yılında kaleme aldığı Solaris sinema perdelerine üç kez uyarlanmış fakat aralarından belki de en etkileyici olan başarılı deha Andrey Tarkovski’nin yapımı olmuştur. Lem, romanını uzaylılarla karşılaşma durumunda, onlarla iletişim kurmanın imkansızlığı üzerine kurgularken, Tarkovski yazarın tabiriyle uzayda geçen bir “suç ve ceza” kurgusu inşa etmiştir. Yönetmenin kendi ifadesi ile bilim-düşlem olan “Solaris”,sonundan da anlaşılacağı üzere yönetmen için yaşamın anlamını sorguladığı bir film olmuştur. Tarkovski diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de şiirsel öğelere yer vermiş, hem felsefik hem de psikolojik bağlantılarla filme zenginlik katmıştır.

Tarkovski’nin Solaris’i kesinlikle içerisinde son derece yoğun bir sembolizm ağı ve metaforlar zinciri barındırıyor.Filme daha başlarken Tarkovski’nin etkileyici fakat bir o kadar da hayatın içinden görüntülere yer verdiğini görüyoruz. Zaman kavramı son derece yavaş ve her şeye sirayet eden bir biçimde izleyicisine aktarılıyor. Giriş sekansından itibaren izlediğimizin bir filmden ziyade günlük yaşamın bütünlüklü bir parçası olduğunu gözlemliyoruz. Kamera öylesine doğal ve sanki bir göz gibi her yere dokunuyor ki kamerayla göz göze gelen ana karakter bile bu durumu yadırgamıyor. Doğanın içinde gezintiye çıkan bu ana karakterin, dünyada geçirdiği son günü olduğunu ve izlediğimiz sahnenin bir veda sahnesini olduğunu daha sonra öğreniyoruz.

Kris Kelvin’in Solaris gezegenine dair yapılacak çalışmaların kaderini belirleyecek bir psikolog olduğunu öğreniyoruz. Yazacağı rapor gezegene dair bilindiği düşünülen pek çok şeyi etkileyecektir. Yıllardır sırrı çözülemeyen gezegene bu sırları aydınlatmak için giden üç bilim insanın Solaris isimli bu gezegende yüzleştiği gerçekler Kelvin için de daha az şoke edici olmayacaktır. İşte tam bu noktada Tarkovski’nin eseri bilinen tüm bilim kurgu yapımlarından ayrılarak farkını ortaya koyuyor. keşfedilecek gezegenin çok da uzağımızda olmadığı mesajını biz daha fark etmeden vermeye başlıyor ve bu filmin sonuna dek devam ediyor.

“Bilim mi? Saçmalık. İçinde bulunduğumuz durumda sıradanlık ve deha aynı derecede gereksiz. Şunu söylemeliyim ki evreni fethetmekle ilgilenmiyoruz, Dünya’yı evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Diğer dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Diğer dünyalara ihtiyacımız yok. Bir aynaya ihtiyacımız var.“Bağlantı” için uğraşıyoruz ama ona hiçbir zaman kavuşamayacağız. Korktuğu ve ihtiyaç duymadığı bir amaç uğruna çaba sarf eden o “ahmakça insanlık durumu”ndayız. İnsanın insana ihtiyacı var.”

İçinde barındırdığı okyanus aracılığıyla adeta doğanın mistik gücünü temsil eden Solaris, bilim insanlarının zihnine sızarak onların en derin bastırılmışlıklarını su yüzeyine çıkartır. Okyanus bu noktada  apaçık bir biçimde bilinçaltının sembolik bir yansıması olma niteliği taşır.Çünkü her bir ziyaretçi evrenin sırlarına erişmek isteyen kör bilim insanlarının geçmişinden gelmektedir ve aynı zamanda ne tesadüftür ki bu ziyaretçiler ölümsüzdür. Kris’in ziyaretçisi ise on yıl önce ilgisizliği yüzünden intihar eden karısı Hari’dir. Kris, daha fazlasını bilme ve keşfetme arzusuyla öylesine kendinden geçmiştir ki ailesini ve değer verdiği herkesi bu uğurda incitmeyi göze almıştır. Bu yüzden karısını yeniden bulmanın şaşkınlığı ve umuduyla sevgi ve vicdan kavramları üzerine hiç düşünmediği kadar düşünmeye başlar. Sevginin deneyimlenebilen bir duygu olduğunu fakat hiçbir koşulda bilimsel bir veri gibi açıklanamayacağını vurgular.

“Seni seviyorum. Ancak sevgi deneyimleyebileceğimiz ama asla açıklayamayacağımız bir his. Sadece sevgi düşüncesi açıklanabilir. İnsan sadece kaybedebileceklerini sever: Kendisini, bir kadını, ülkesini… Bugüne kadar sevgi insan ırkı için ulaşılamazdı. Belki de burada (Solaris’te) olmamızın nedeni, insanın kendisini sevginin nedeni olarak deneyimlememiz içindir.”

Kris’in yaşadığı bu trajik yolculuk, onu bilimin ilerlemeyi ön gören tutumundan uzaklaştırmış ve asıl ilerlemenin bilgiyle değil sevgi ve daha soyut değerle olacağı düşüncesini benimsemesine neden olmuştur. Solaris bu noktada artık en başta görüldüğü gibi yok edilmesi gereken bir canavar olarak görülmez. Aksine kaybedenlerin yeniden kazanıldığı bir arkadyaya dönüşmüştür. Film özetle insanın hakikate olan yolculuğunun bilgiden geçmediğini, aksine bu yolculuğun bilgi tarafından sekteye uğratıldığını, insanın tek yapması gerekenin hissetmek olduğunu söyler. Filmde bu konu “İnsanın hakikat’e olan yolculuğu bilgi tarafından engellenir” ve “soru sormak bilme arzusundan kaynaklanır. Ancak en basit insani hakikatleri korumak için gizeme ihtiyaç vardır. Mutluluğun, ölümün, aşkın gizemlerine…” cümleleriyle anlatılır.(1)

Kris yaşadığı büyük uyanıştan sonra artık Solaris’deki görevini tamamlamıştır. Ziyaretçileri sonsuzluğa bir kez daha uğurlayıp derin bir sorgulamayla baş başa kalan Kris için yaşamın anlamı artık çok daha başkadır.Dünyaya döndüğünde artık eski Kris olmayacaktır.

Sona gelirken, Kris’in evine geri döndüğünü fakat her şeyi farklı bir gözle gördüğünü izliyoruz. Tarkovski son sekanslarda bile o mükemmel dehasını konuşturmaktan çekinmiyor ve zamanı bizler için durduruyor. Çünkü hayatı kavramaya çalışırken zamanı öldüren biz insanların artık kaybettikleri konusunda pişmanlık dolu olduğunu biliyor.

Kris, sevgiyi ve insanın özünü öğrenmesinden sonra pişmanlıkla ve babasına karşı mahcubiyetle evinin önündedir. Babası dışarı çıkar ve oğlunu affedici bir tavırla karşılar. Oğul, babanın önünde diz çöker ve ona sarılır. Bu sahnenin bir benzeri, Hollandalı ressam Rembrandt’ın “The Return of the Prodigal Son” adlı yağlı boya eserinde görülür. Bu resim, İncil’den bir sahneyi canlandırmaktadır (Luke, chapter 15, verses 11-32). Bu sahnede, suçlu oğul suçlarından pişmanlık duyarak evine döner ve babası tarafından affedilir. Tarkovski, filminin son sahnesiyle, Batı uygarlığının sürekli ilerlemeci ve mükemmeliyetçi anlayışına sorar: “Ya eylemimiz ileriye doğru
değilse, geri dönmeyi göze alıyor muyuz?” (2)

Yönetmenin Sinematografisi

1.Kurban Offret – Sacrificatio (1986)

2.Tempo di viaggio (1983)

3.Nostalji – Nostalghia (1983)

4.İz Sürücü – Stalker (1979)

5.Ayna – Zerkalo (1975)

6.Solaris – Solyaris (1972)

7.Andrey Rublev – Andrei Rublyov (1969)

8.İvan’ın Çocukluğu – Ivanovo Detstvo (1962)

9.Silindir ve Keman – Katok i Skripka (1960)

10.Bugün Kimse İşten Çıkarılmayacak – Segodnya uvolneniya ne budet (1959)

11.Konsantre – Kontsentrat (1958)

12. Katiller- Ubijtsi (1958)

 

Kaynak : 1 ,  2

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.