Aynanın Söylediklerine Kulak Ver: PERSONA

“Benim anlamadığımı mı sanıyorsun var olmak denilen o umutsuz düşü? Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte. Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık. Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek.”

1965’te Bergman bir iç kulak enfeksiyonu geçirir. Önlenemeyen baş dönmeleri sonucunda haftalarca yatağa bağlı kalmak zorunda kalan yönetmen, bu amansız baş dönmelerine iyi gelmesi için doktoru tarafından odasının tavanına çizilen bir noktaya bakarak baş dönmelerini önlemeye çalışır. Uzun bir süre boyunca bu denemelerde sıkıntılar yaşayan yönetmen, tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur.

İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman’ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.(1)

Bergman’a dair söylenecek çok şey var. Yönetmen, varoluşçu sinemanın en iyi temsillerinden birini oluştururken, eserlerine otobiyografik arka planlar oluşturmaktan kaçınmayacak kadar cesur ve işinde usta bir sinemacıdır. Sinemasının kökleri az sonra da bahsedeceğimiz üzere Yunan mitine dayanır, fakat Bergman bu mitleri öylesine ustalıkla işler ki anlatıları asla güncelliğini yitirmez.

Özellikle Persona üzerinden örnek vermek gerekirse kullanılan teknikler (yakın plan çekimleri, parçalı ve içinde bir örümcek, kesilen bir koyun başı, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, morgdaki ölüler ve son olarak morgda boylu boyunca yatan bir çocuk görüntüsü gibi bağımsız görüntüler…

Film bir projeksiyon arkı ve film şeridinin görüntüleriyle başlar) ve sekansların vurgu gücü o kadar yüksektir ki izleyici anlatıda adeta kaybolur.İsveçli yönetmenin bu derinlikli filme Persona ismini vermesinin sebeplerini açıklamakta fayda görüyorum. Nitekim filmin içeriği ve ismi birbirine mükemmel bir uyum içindedir. Latince kökenli bir kelime olan ‘Person\a-ae’ maske, karakter, kişi ve rol anlamına gelir. Aynı zamanda psikanalizin önemli isimlerinden biri olan Carl Gustav Jung’un kişilik oluşumunun dört temel arketipinden biridir. Persona kişiliğin en dıştaki parçasıdır. Dış dünyaya göstermekten kaçındığımız yanlarımızı onun aracılığıyla gizleriz. Yönetmen, tiyatronun önemli bir parçası olan “maske” kavramına filmde bütünsel bir bakış açısı getirir, çünkü karakterler arasındaki en büyük bağ takındıkları maskelerdir.

Bergman’ın filme metaforik olduğu kadar, canlı öğelerle de katkı sağlaması gerçeklik konusunda izleyici tatmin ederken aynı zamanda büyük bir katharisi*de beraberinde getirir. Olay örgüsü, Elisabeth Vogler (Liv Ullmann) adında başarılı bir oyuncunun “Elektra”oyunu sırasında birden susması ve o andan itibaren konuşmaması üzerine gelişir. Sinemasının besleyici köklerini Yunan tragedyasından alan Bergman için Elektra’nın çok önemli bir konumu vardır. Nitekim Sophokles’in kaleme aldığı tragedya babasının ölümüne sebep olduğu için annesinden intikam almak isteyen Elektra çevresinde gelişir. Elektra kan davası kavramının  önemli bir temsilcisi olurken aynı zamanda annelik bağının reddini de açıkça gözler önüne serer.

Bu sebeple Vogler Elektra’yı oynarken suskunlaşır. Çünkü role girmesiyle toplumun ona yüklediği tüm Persona’larla özdeşleştiğini ve kendi benliğinden uzaklaştığını fark eder ve daha fazla yalan söylemek yerine sessiz kalmayı tercih eder. Jung bu durumu şişme (inflation)olarak tanımlar. Birey Persona’sıyla bu denli bir özdeşleşim yaşadığında kendi gerçeklik algısını yitirir ve bir tepki ortaya koyar.

Maskelerin kaçınılmazlığı Vogler’in iyileşmesi için ona refakat edecek olan hemşire Alma’da (Bibi Anderson)kendini gösterir. Çünkü beraberlikleri boyunca suskunluk bir tarafta peyderpey büyürken, öteki tarafta kişiliğe ait tüm sırlar şu yüzüne çıkarılır. Alma, Elisabeth’in alter egosu olarak; Elisabeth’in dillendirmekten kaçındığı her unsurun bir temsilcisi haline gelir ve bu yükselen olay örgüsünde karakterler zamanla birbirine karışır.

“Yaşam dışarıdan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Seni Anlıyorum. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. Sonra, küçük şeyler için suçluluk duyarsın. Anlıyor musun? İnandığımız her şey ne olmuştur? Onlar gerekli değil miydiler? Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi?”

Film aslında en temel anlamda bu soruyu irdeler. Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi? Film boyunca kışkırtıcı bir sessizlik içinde olan Elisabeth, onunla ilgilenmek için süreci paylaştığı hemşiresi Alma ile rolleri değişir ve anlatı uzun soluklu bir monoloğa dönüşür. Elisabeth sustukça Alma anlatır ve durum bir noktadan sonra adeta Elisabeth’i bir psikolog konumuna getirir. Alma adeta bir hasta gibi içinde tuttuğu tüm sırları “doktoru”nun sessizliğine güvenerek anlatmaya başlar. Bu durum filmi çok boyutlu açılardan ele almamıza ortam hazırlar. Filmde vurgulanan bu rol değişimi, birbirine giren yüzler ve ayna metaforu aracılığıyla postmodern çağda bireyin içine sıkıştığı kimlik ve varoluş problemine dikkat çeker. Bu kimlik karmaşasını iki kadın karakter üzerinden işleyen dahi yönetmen toplumun kadınlara yüklediği tektipleşmiş rolleri ve annelik kurumunu, Persona’ların reddi üzerinden başarılı bir şekilde eleştirmeyi başarmıştır. Buna ek olarak kendi yaşamında da daima istenmeyen çocuk olarak var olmanın bir getirisiyle bu sorunsalı beyaz perdeye yansıtmıştır.

Lacan aynaya büyük bir önem atfeder. Çünkü aynadan yansıyan öteki kimliğin tesis edilmesindeki en kilit role sahiptir. Bu bağlamda aynadaki yansımaları birleşen bu kadınlar bir birilerinin ötekisi olarak tek bir bedende kimlik tesis etmeyi başarmışlardır. Fakat filmin sonu bizi bu konuda sorgulamaya götürüyor.

Kimlik ya da varoluş bir hiçten ibaret olabilir miydi? Ya da kimliğin gerçekten aidiyet gösterdiği tek bir varoluş mevcut olabilir miydi? Bu soruların cevabını merak eden sevgili okurlarımızı  Bergman’ın büyüleyici sinemasına davet ediyor ve hepinize sağlıklı günler diliyoruz.

Evlerinizde sağlıkla, sanatla, edebiyatla ve sinemayla kalın.

*Katharsis: Aristoteles’in, Poetika adlı eserinde katharsisi açıklamak için kullandığı en önemli tümce şudur; “Tragedyanın görevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhun tutkulardan arınmasını sağlamaktır”. Buradan katharsisin, trajik bir dış uyaranın neden olduğu sürecin sonunda gerçekleşen ve ruhu arındıran bir fenomen olduğu ortaya çıkar. Aristo tarafından ruhun temizlenmesi-arınması olarak tanımlanan katharsis, psikanaliz öğretisinde rahatsızlığa neden olacak duygu yüklerinin uygun bir boşaltım alanına akarak kişinin arınmasını öngören bir yöntem için kullanılmaktadır.

Kaynak: 12

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.