“Bütün Ömrüm Bir Mercimek Çorbasına Fedadır” / Knut Hamsun

Geçen hafta Cuma günü, sokağa çıkma yasağı uygulamasının başlayacağını duyan birçok insan, marketlerin ve fırınların önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Halihazırda olan bir salgın durumu varken, insanların kuralları yok sayıp aç kalmamak için yiyecek bir şeyler almaya çalıştığı görüntüleri birçoğumuz görmüştür. Hatta bazılarının yiyecekler için kavga ettiği görüntüler de vardı. İnsanlara göre resmen aç kalma duygusu, salgın hastalığa yakalanıp ölme durumundan daha korkunçtu.

Yaşanan tüm bu olaylar sonrasında açlık duygusunu anlamak için, Knut Hamsun’ın “Açlık” adlı eseri incelenmeye değerdi. Eserde, Andreas Tangen isimli bir gencin yazar olma yolunda ilerlerken, açlık ve sefaletle boğuşması anlatılmaktadır. Andreas, yaşadığı bu durumlara rağmen hayallerini gerçekleştirmekten de asla vazgeçmemiştir. Hayallerini bir gün gerçekleştireceğine karşı içinde beslediği ümit, belki de ona açlığını bastırmakta yardımcı olmuştur.

“Gözlerimi açar açmaz eski alışkanlık, düşünmeye başladım; bugünlük bir ümit var mı diye.”

Esere sadece açlığın ilk akla gelen tanımıyla değil de farklı açılardan da bakarsak, insana dair pek çok tespitte bulunabiliriz. Bu bakış açısı, insanın varoluşunu ve gizemini bir nebze bile olsun keşfetmemize yardımcı olabilir. Açlığın insan hayatındaki yeri ve iradeye etkisi nedir, sorusuna da yanıtlar bulabiliriz.

“Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bitip tükenmek bilmiyordu!”

Açlığa farklı bir boyuttan bakınca, etrafımızdaki iyi ve kötü her şeyin içinde açlık duygusunun olduğunu görebiliriz. Güç, hükmetme, sömürme, kapitalizm, emperyalizm, savaş, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, para, zevk, kumar, merak, sevgi, aşk, ilgi, dostluk, inanç, bilgi, sanat, okumak, yazmak… Bu da bize gösteriyor ki, yaşam ve ölüm denilen çizginin arasındaki en geniş kapsamlı kelimelerden biri de, açlıktır.

Andreas için açlık, bir varoluş sebebidir. Açtır ancak gururlu, kibar, erdemli ve yılmaz bir tarafı vardır.  Bir gün mutlaka yazılarının onu aç bırakmayacağı düşüncesiyle gözlerini açtığı her yeni günde, içinde bulunduğu durumuyla yaşamaya devam edebilmiştir. Bu, bizlere onun iradesini gösterir. İrade; kendi gücünü bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlanabilir. Ancak işin içine dış koşullar girince irade, kendi çemberi içindeki gücünü yavaş yavaş kaybederek daralmaya başlar.

“… Saadetin ne olduğunu çoktan unutmuş, içimde bu düşünceyi okşayıp, korkunç bir haksızlığa uğradığım sonucuna varıyordum. Şu son ayların bu acayip zulmü neydi bana karşı? Eski salim kafamı bulamıyordum artık. Her zaman, her yerde en tuhaf azapları ben çekiyordum.”

Joseph Conrad, “Karanlığın Yüreği” adlı eserinde açlık için şöyle bir ifade kullanmıştır: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme var olmaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgarın savurduğu saman çöplerinden farksızdır.” Andreas da, hayatta kalmak için; aç kalmamak için parmağından kendi kanını emmiş, tükürüğünü yutarak açlığını bastırmaya çalışmış, kasaba gidip olmayan köpekleri için istediği birkaç parça kemiği bir kuytuda kemirmiş, sokakta bulduğu portakal kabuklarını yemiş, gömleğinin düğmelerini satıp alacağı parayla yiyecek bir şeyler bulacağını düşünmüş, aşık olduğu kızın karşısında sefil durumundan utanıp tükürüğüyle pantolonunu ıslatarak rengi solmamış gibi göstermeye çalışmıştır.

“…Belki de geceleyin öleceğim diye içimde karanlık bir fikir vardı ve ertesi sabah etrafımda her şey yerli yerinde görünsün diye yatağı biraz tertibe soktum. Ellerimi kavuşturdum ve vaziyet aldım.”

Bütün bunlara bakınca Andreas’ın yaşamaya devam etmek için elinden geleni yapmaya çalışması ve her daim kafasının meşgul olması, onu rahat bir insan olmaktan uzaklaştırmıştır. Dilediğince özgür değildir. Cioran, “Özgürlük afiyette olanların safsatası” der. Açlık, irade çemberini daraltırken elbette kadim bir özgürlükten bahsetmek de olanaksızdır.

“Her şeyi oluruna, kendimi sabaha bırakıyor, mutlu insanlar içinde ben de kaygısız öne arkaya sallanıyordum. Bulutsuz, berrak gökyüzü; benim de gönlüm gölgesiz.”

Knut Hamsun, eserinin her sayfasında açlığı iliklere kadar yaşatmaktadır. Açlığı, özünde evrensel bir simge olarak kullanmış, bir toplum veya bireye indirgememiştir.  Bu evrensel tavır ile yazar, adeta dili bir aktarma aracının ötesine geçirerek, bedenimizde hissedebileceğimiz sıcak bir nefese dönüştürmüştür. Kitabın her sayfasını çevirdiğimizde kahramanın soluğu, adeta suratımıza çarpmaktadır.

“Bahtımın hep kapalı oluşuna sebep neydi? Yaşamak, başkaları kadar benim de hakkım değil midir?”

Aslında bir bakıma Knut Hamsun, kendi otobiyografisini yazmıştır.  Zamanında yazar olmak istediğini çevresine açıklamış ve bu kararıyla birlikte ona kimse destek olmak istememiştir. Yazdığı kitabı için yayınevi bulamamış, parası tükenmiş ve aç kalmıştır. Çeşitli işlerde çalışmış ve buralarda çalışırken sürekli kitap okumasından dolayı işlerini aksattığı için işten de atılmıştır. Bütün bu yaşadıklarına rağmen sonuçta, ödüllü bir yazar olmuştur. Hatta Maksim Gorki onu, “Avrupa’nın en büyük sanatçısı” diye nitelendirmiştir.

Knut Hamsun ve yarattığı karakter Andreas, hayat içerisinde yaşadığı olumsuzluklara rağmen duyarlılığını ve inancını asla kaybetmeden,  kendi yolunda sabırla ilerlemiştir. Peki bunu nasıl başarabilmiştir? Belki de kendini tanıması ve içinde bulunduğu durumla birlikte kabul etmesi, belki de bu işin sırrıdır.

“İnsan deli olmasa bile biraz duyarlı bir kalbe sahip olabilir, pekala. Öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. Ben böyleyim işte.”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.