Şu an Okuyorsun
Ölüm Huzura Giden Yoldur / The Fountain (Kaynak)

Ölüm Huzura Giden Yoldur / The Fountain (Kaynak)

Bunlar karanlık günler ama her gölge, ne kadar koyu olursa olsun, sabah güneşi tarafından tehdit edilir. -The Fountain (2006)

2006 yapımı, Darren Aronofsky‘nin yönetmenliğini üstlendiği The Fountain, konusu ve görselleri ile seyirciye şiirsel bir tatta izleme deneyimi sunuyor. Süresi boyunca alt metinler barındıran film, bir çifti merkeze alarak; din, tarih, felsefe ve bilim konuları üzerine fantastik bir anlatımla eğiliyor.

Derin ve mistik konuları, müthiş bir görsellikle beyaz perdeye aktaran filmin tamamını hala özümseyemediğimi düşünsem de elimden geldiğince sizlere anlatmaya çalışacağım.

Bakınız, film bize neler anlatıyor:

1. Filmin Konusu ve Karakterleri

Üç farklı zamandaki hikayeleri, aynı oyuncularla farklı karakterlerde aktaran film, en temelde “ölümü” konu alır. Doktor Tom Creo, Fatih (Conquistador) Tomás Verde ve Tommy (Space Traveler) rollerini Hugh Jackman canlandırırken; Izzi Creo ve Kraliçe I. Kastilyalı Isabella rollerini Rachel Weisz canlandırır.

Şimdiki zaman olarak sanılan zamanda Doktor Tom Creo, bilimsel çalışmalarını yaparak beyninde tümor olan eşi Izzi’yi iyileştirmek için çabalamaktadır. Tom, sevdiği kadını kurtarmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Vaktini bir kitap yazmakla değerlendiren Izzi Creo ise eşinin aksine hastalığını ve getireceği ölümü kabullenmiştir. Bu, onun için başta zor olsa da ilgilendiği Maya öğretileri sayesinde ölümü başka canlılarda tekrar vücut bulmak olarak görmektedir. Yani ölüm, onun için bir son değil; tekrar hayat bulmaktır. Tom için ise ölüm, tedavisi henüz bulunamamış bir hastalıktır. Izzi, ölüme romantik; Tom, bilim adamı tavrıyla yaklaşır.

Geçmiş zaman olarak sanılan zamanda, Izzi’nin yazdığı kitabın karakterlerinden Fatih Tomás Verde, kraliçesi için canını hiçe sayacak bir fedaidir. Kraliçe Isabella‘nın başı ise Engizisyon Başkanı Silecio ile derttedir. Silecio, topraklarını tamamen feth etmeden önce bir çözüm yolu arar. Bu çözüm yolu, Tomás’ın bulması gereken gizli Maya Tapınağı’ndaki hayat ağacında yatar.

Gelecek zaman olarak sanılan zamanda, uzay-zaman boşluğunda bir ağacı iyileştirmeye çalışan Tommy, her gün ağacın tümörlü bölgesinden bir parça alıp yutmaktadır. Bu tedaviyle onu kurtarabileceğini düşünen Tommy’nin ağaç ile olan bağlantısı; Tom ve Izzi’nin ilişkisini çağrıştırır. Diğer yandan da Maya Tapınağı’na girmek isteyen Tomás’ın anahtarı olacaktır.

2. Filmin Eleştirisi

İlk bakışta seyirciyi görsel efektleri ve sinematografisi ile etkileyen The Fountain, konusunu işleyiş biçimi ile de farklı bir deneyim sunar. Üç farklı ama alyans gibi ince nüanslar ile birbirine bağlanan hikayeler, bir olaya ya da olguya bakış açımızı değiştirip bakmanın önemini aktarır. Tom Creo, tüm benliğiyle ve aklıyla aşık olduğu kişiyi kurtarmak için çabalarken; seyirci o çaresizliği iliklerine kadar hisseder. Öte yandan, Izzi’nin ölümü güzellemesi ile aklında soru işaretleri belirir. Bir ağacın gövdesinde, bir kuşun midesinde yer alarak canlılara hayat vermekte, yaşamı tekrar canlandırmakta pay sahibi olmanın mutluluğu ile bizi tanıştırır. Aslında ölümün bir yok oluş değil, diğer canlılarda nefes almak olduğunu anlatır. Burada benim sorduğum soru: “Izzi gerçekten böyle mi düşünüyordu yoksa sona gelmiş bir kadının bunu kabullenmekten başka şansı mı yoktu?” oldu.

-SPOILER-

Filmin sonunda aynı şekilde Tom’un da Izzi’nin bakış açısıyla baktığını görürüz. Tom da aynı şekilde buna tüm benliği ile inandı mı yoksa acısına katlanmak adına inanmayı mı seçti? Film, bu hikayeyi ucu açık bırakarak iki şekilde de yorumlamayı mümkün kılar.

Ayrıca Bakınız

-SPOILER BİTTİ.-

Tüm hikayelere bakıldığında; Maya öğretileri -özellikle Xibalba-, astronomi, üst insan ve ahiret inancı üzerine sorgulamalar ile hikayeye zenginlik katılması, seyirciyi filmin içine çeker. Bir fedainin vazgeçmeden varlığına emin olunmayan ağacı araması, bir rahibin ölmekte olan bir ağacı yaşatmak adına tüm inancını kullanması, bir doktorun bilimin sınırlarını zorlaması; pes etmemenin önemini gözler önüne serer. Sabretmenin ve inanmanın, insanı mutlaka bir yere ulaştırdığı anlatılır. Bu yerin ne kadar iyi olup olmadığı ise kişinin yaşam felsefesi ve bakış açısı ile bağlantılıdır.

Bedenlerimiz ruhlarımızın hapishaneleridir. Derimiz ve kanımız, tutsaklığımızın demir parmaklıklarıdır. Yine de korkmayın. Et çürür. Ölüm her şeyi küle çevirir ve böylece, ölüm her ruhu serbest bırakır. -The Fountain (2006)

Filmin içeriğini bırakıp tekniğine bakarsak; başlarda çok anlayamamakla birlikte ilerledikçe konunun özü ve zaman dilimi kavranır. Görsel efekt ve soundtrack kullanımı ise şiirsel bir deneyim sunar. Özellikle Tommy’nin yolculuğunda, seyirci kendini yıldızların ışıltıları ile aydınlattığı uzay-zaman içinde bulur. Tam bu noktada filmin müziklerini yapan Clint Mansell‘e büyük bir parantez açmak gerekir. “Death Is The Road To Awe” eserini hangi duygular ve durum içinde besteledi bilemiyorum fakat dinlerken sizi, kendi hayatınızda bir yolculuğa çıkarabilir.

Kiminin çok beğendiği kiminin zaman kaybı olarak gördüğü The Fountain, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki bence izlenmeye değer bir filmdir. Özellikle kendinizden de bir şeyler bulmaya başladığınızda filmin boyutu da sizi etkileme derecesi de tam anlamıyla değişiyor. Filmin Türkiye şubesi Halil İbrahim Sağlam’a da sevgilerimi iletiyorum.

Öve öve bitiremediğim filmin fragmanını ve Mansell’in o muhteşem eserini şöyle bulabilirsiniz:

Fragman
Death Is The Road To Awe – Clint Mansell
Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Emin Değilim
0
Heyecanlı
0
Hüzünlü
2
Mutlu
1
Şaşırtıcı
0
Yorumu Gör (1)
  • Filmi izlemeden önce müzikleri ile tanıştım. Klasik müzikleri dinlemeyi ve belgesel seyretmeyi seven birisiyim bir gün (2009 yılında) bir belgesel izlerken içerisinde bir sahnede tesadüfen bu müziği duydum içimde gerip bir his uyandırdı fakat müzik kısa sürdü, kime ve nereye ait olduğunu bulamamıştım. Bir kaç yıl sonra Aztekler ve Maya uygarlıkları inanılmaz bir şekilde ilgimi çekmiş ve haklarında araştırma yaptığım sırada bu uygarlıkları konu alan belgeseller ve filmler ile karşılaştım, ve evet bu filmlerden birisinin adı The Fountain’dı. Filmi izlerken yıllar önce duyduğum müzik buradaydı çok etkilenmiştim filmi bitirdim ve tekrar başa sardım izledim, bitince tekrar başa aldım yine seyrettim, tam üç kez seyrettikten sonra nihayet tuttuğum nefesimi bırakmıştım. Arada bir ağlamak erkek içinde iyi bir şey =) Beni ağlatan şey filmdeki sahneler değildi bende uyandırdığı hislerdi. Ve o müzikler… Clint Mansell’ın o muhteşem müzikleri her seferinde içimde bir yerlerde saklı tuttuğum güzel anılarımı ortaya çıkarmaya ve varoluşun nedenlerini düşünmeme sebep oluyor. Bunları yazarken bile şuan arkada “together we will live forever ve the last man” dinliyorum. Filmi ara sıra açar tekrar izlerim, bugün yine seyrettim ve film hakkında yeni yazılan bir şeyler var mı? diye araştırırken buraya geldim ve filmin ve müziklerinin benim üzerimde ki etkileri hakkında bir şeyler paylaşmak istedim. İzlemediyseniz bir şans verin fakat şunu belirtmem gerek, duygusal bir karakteriniz yoksa ve anılara kıymet veren biri değilseniz ne bu film nede müzikleri sizi asla etkilemeyecektir, üzgünüm ama bu film size göre değil! Yani en azından insanın görünenin yani üç boyutlu varlığının ötesinde bir varlık olduğunu düşünmeyen birisi bu filmi doğru anlayamaz.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

© 2011 Sanat Karavanı, Tüm Hakları Saklıdır.

Yukarı Kaydır