Yalnız Hüznü Vardır Kalbi Olanın / İlhami Çiçek

Bir yaranın ucunda dolaşıp hüznü kendinde yer edinen, ötekileştirilmiş bir yalnızlığın içerisinde savrulan bireyin acısını ilmek ilmek işleyen bir şair İlhami Çiçek. Satranç’lı söylemleri dizelerine katıp, bir oyunda mağlubun hüznünü savunan ve en çok ağlayan insanın direncine ortak olan bir adam…

o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir gün
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir

(Satranç Dersleri VII)

İlhami Çiçek, dâhil olduğu edebiyat dünyasında kendine yer edinememiş bir şair.  Onun yer edinememesinin temelini; ayrıksılığı, kendine has yabancılığı oluşturur. Nitekim çoğu kişi İkinci Yeni kuşağının içerisinde yer aldığını bilmez. Bir taraf onu İslamcı-Sağcı olarak nitelendirir. Bir taraf da bireyin hüznünü işleyen yalnız bir adam olarak anlatır. Genç yaşında intihar edişi, tıpkı zamanında Nilgün Marmara’ya yapıldığı gibi dışlanmasına neden olur.

“Sağ, müntehir şair İlhami Çiçek’i; sol, müntehir şair Nilgün Marmara’yı, aynı ideolojik ritüellerle aforoz eder.” Hüseyin Düz

Şiirleri her ne kadar bireyci bulunsa da; Kendine özgü muhalif tavrıyla, dönemin sorunlarını imgesel bir dil ile anlattı. Yetmişli yıllarda yaşayan çoğu kişi gibi siyasal sancıları derinden yaşadı. Bu nedenledir ki onun şiirine sinen yalnızlık ve yabancılaşma, toplumun yaşadığı çıkmazın yansımasıdır.

“Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım Öğreti, beni sorumluluk’la boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturmayı ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler. Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdem’e yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum…” (GöğEkin-s.60)

bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa

(Satranç Dersleri VI)

İlhami Çiçek’in şiirlerine sinen hüzün, kentleşmenin, o kentleşme ile birlikte gelen dışarıda kalmanın yarattığı yıkımın tezahürüdür. Erzurum’dan Kırıkkale’ye oradan İstanbul’a ve İstanbul’dan Tokat’a gidiş-gelişleri, hiçbir şehirde yer edinemeyişi; modern yapılanmaya karşı-postmodern bir tavır geliştirmesine neden olmuştur.

patikalar boyu iz sürüp
taşradan bir başka taşraya
ilerilere oradan ta nerelerine dağların
çok taşıt değiştirdik böyle kent kent
çok can kaybı.

(Sorarak)

Kırıkale’de Öğretmenlik Yılları

Şairin dizelerinde hissedilen postmodern tavır kadar; şiirlerine sinen güçlü halk geleneği de gözden kaçmaz. Erzurum’da bulunduğu yıllarda âşıkların atışmalarını dinlemesi, Halk Edebiyatı üzerine çalışmalar ve Faruk Nafız’dan okumalar yapması onun şiirinin gelişip, köktenci bir yapıya bürünmesini sağlamıştır.

ne bir şerbet,

ne bir acı kahve var

 kına yakmaz gelinler ellerine ağıt yakarlar.

geceyi gece belleme,

 gündüzü kararmış bil.

 bu çiçek adak ayının çiçeğidir

gurban; bu ağaç mutlu değil!

(Bilmek Vaktidir)

İlhami Çiçek’in felsefini ortaya koyduğu, imgelerini yalın bir gerçeklikle sunduğu şiir dizesi, Satranç Dersleri’dir.  Yaşam karşısında ilerleyen bozuk düzenin girdabında, oyununu oynamaya çalışan bireyin yenilgisi, şiirinde güçlü bir kurgu oluşturur.

iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu

bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam

bırak oyunu

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar

(Santranç Dersleri I)

‘Neden satranç?’ sorusunu şöyle cevaplar: “Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih âdeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da bir geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik bir ‘satıh’ görünümünde Bir de oyun sözcüğü… Şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkâlade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim. (GöğEkin-s.61)

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur

(Satranç Dersleri II)

Şairin Satranç Dersleri’inde, direngeçliğin sağlanması adına at imgesi şiirin bütününe siner. Zamanın kıskacında oyun içinde oyun oynanırken, kendi oyununu iyi oynamayan kişi yok olmaya mahkûmdur. Sistem eleştirisini ironik bir dille yansıtan şair, kişiye iki seçenek sunar(bir nevi Aristo mantığı): Kişi ya kendi oyununda galip çıkacaktır ya da o kara duvarın gölgesinde yitip gidecektir…

parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar

(Satranç Dersleri VI)

Şairin kendi özünü şiirde var etmesi, benliğinin tüm sanrılardan sıyrılmasını sağlar. Kendi deyimiyle şiirin işlevi: “İbrahim’in yaptığını yapmak; öz’ü örten her şeyi kırmak yani.”  İlhami Çiçek ayrıksı tavrıyla, devrin sancılarını, baskılarını; en önemlisi yabancılaşan bireyin trajedisini kendi özgüllüğü içerisinde verdi.  Belki de nice dizeler yazacaktı, ancak yaşadığı çağın acılarını kendi benliğinde taşıması ağır bir yük haline gelmişti ve Nilgün Marmara’nın penceresinden baktığı dünyadan; aynı  hislerle kendini bırakıp pencereyi kapadı…

topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız

Sevil Ateş

MSGSÜ Sanat Tarihi bölümü mezunu.
Kültür sanat editörlüğü ve yazarlığı yapıyor. Tiyatro ve performatif sanatlar ile uğraşıyor.
Sanat Karavanı Yazarı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.