Yalnız Olmaya Dayanamayan İnsan Ölümle Yüz Yüzedir / Tarkovsky

“Kendisini bir başkası için ya da bir dava uğruna kurban edebilme yeteneğini en alçak gönüllü boyutlarda da olsa içinde hissedemeyen insan, insan olmaktan vazgeçmiş demektir. Hayatını mekanik bir robotun varlığıyla değiş tokuş etme yoluna girmiş demektir.”

Varoluşun girdabında bireyin kendini ‘Kurban’ ettiği ve Nietzsche’nin Bengi Dönüş’üne selam eden bir Tarkovsky filmi (Offret) Kurban. Bach melodileriyle başlayan film, Leonardo da Vinci’nin Üç Kralın Tapınışı adlı tablosunun ayrıntılı biçimde verilmesiyle mistik bir şölene dönüşür. Tarkovsky, Leonardo da Vinci’nin ve Bach’ın dünyayı sanki ilk kez her türlü deneyimin yükünden kurmuşçasına (gördüklerini) ellerinden gelen azami titizlikle onu yeniden üretmeye çalıştıklarını ve bakışlarının yabancılarınkiyle kıyaslanmayacağını savunur.

“Gerçek diye bir şey yoktur bakarız ama göremeyiz. Hepimiz körüz. Hiçbir şey görmüyoruz.”

Filmin ilk kısımlarında kamera tablodaki diz çökmüş kral, Bakire Meryem ve çocuk İsa üzerinde dolaşırken; arka planda yer alan ağacın gövdesinden yukarıya doğru ağır ağır ilerler. Tarkovsky buradaki ağaç üzerinden, doğaya yüklediği mistik duyguları bir kez daha açığa çıkarır. Alexander ve oğlunun ağaç dikme sahnesi de, bu durumu güçlü kılar. Çehov’un karakterlerinde rastladığımız; hüzünlü, karamsar, kendi içsel sanrılarıyla boğuşan karakterler Kurban filminde de karşımıza çıkar. Her şeyden, herkesten uzaklaşmış Alexander kendi dünyasının çıkmazında kaybolmuştur. Sığındığı tek kişi ise küçük adam diye adlandırdığı oğludur. Nitekim da Vinci’nin tablosunun kullanımı da bu düsturda kullanılmış olabilir. Tablodaki küçük İsa; sığınılan, kurtarıcı olan kişidir, ancak aynı zamanda kurban edilendir, acı çekendir. Tek farklılık ise, acı çeken ve kendini kurban eden kişinin Alexander olmasıdır.

“Ölüm diye bir şey yok. Sadece ölüm korkusu var. Bu dehşetli bir korkudur. Bazen insanlara yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Ölümden korkmamayı başarsaydık her şey ne kadar farklı olurdu.”

Tarkovksy’nin özellikle Solaris’inde işlenen teknoloji ve güç ilişkisi, Kurban’da da farklı diyaloglar eşliğinde yer bulur. Nitekim evde televizyon karşısında oturan aile bireyleri, nükleer bir savaşın eşiğinde olduklarını öğrenirler. Karakterler içerisinde yaşanan trajik atmosfer, görsel- işitsel unsurlarla daha da güçlendirilir. Uçak sesleri, şiddetli rüzgâr, yere düşen eşyalar…   Filmin çekildiği yıllarda Çernobil’in etkilerinin hala yaşandığı düşünüldüğünde, Tarkovsky’nin bir göndermede bulunduğu düşünülebilir.

“İnsan hep başkalarına karşı savundu kendini. Başka insanlara, doğaya karşı. Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç:  güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan uygarlıktan başka bir şey değil. Teknik ilerleme dediğimiz şeyin bize getirdiği tek şey konfor oldu. Bir tür hayat standarttı. Bir de gücü korumak için gereken şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz… Önemli bir bilimsel buluş mu yaptık onu hemen kötülüğe alet ederiz.”

Yaşanacak felaket karşısında Alexander bir çözüm aramaktadır. Çözümü ise, kendisini insanlık adına kurban etmekte bulur. Tarkovsky’nin ana karakterlerinin kendine özgü Tanrısal bir görevleri vardır: İvan’ın Çocukluğu’ndaki İvan, Andrei Rublev’deki Andrei, Ayna’daki Afanasev, Stalker’deki Stalker, Solaris’deki Kris ve Gibaryan, Nostalghia’daki Domeniko ve Gorçakov, Kurban’daki Alexander ve Küçük Adam. Çünkü onlar Tarkovsky’nin deyişiyle; kaderin yapımcısı değil, sadece kaderin hizmetçisidirler. (Detaylı bilgi için O. Musiyenko, Tarkovsky ve Varoluşçuluk Düşünceleri’ne bakılabilinir.)

“Alexander benim gözümde Tanrı’nın seçtiği biridir. Çağdaş toplumsal mekanizmaların nasıl yıkıcı gücü olduğunu, nasıl bir tehdit oluşturduğunu hisseden biridir ve ona göre dünya son hızla bir uçuruma yuvarlanmaktadır. İnsanlığın kurtarılabilmesi için günümüz dünyasının yüzündeki maskenin indirilmesi gerekmektedir.”

Film boyunca Tarkovsky’nin görsel öğeleri yine muazzam bir atmosfer yaratır. Rüzgâr uğultuları, terk edilmiş evler,  boş sokaklar, uçuşan kağıtlar… Kahve-gri- mavi renklerle ilerleyen sekanslarda, geçmişin sanrıları tüm benliği ele geçirir. Alexander’ın kendi kurban etmek için gittiği Maria’nın evinde (Maria’ya bir Meryem Ana rolü biçildiği hissedilir)ailesinden bahsedip, gözyaşlarına boğulması Tarkovsky’deki aile ve ülke özlemini açığa çıkarır.

“Filmlerimde doğa hep var, bu bir üslup meselesi değil. Haki­katin ta kendisi. Babam savaşta çarpışırken, annem bizi her bahar köye götürürdü. Bunu görev bellemişti. O zamandan beri de do­ğayı annemle ilişkilendiririm.”

Filmdeki renk geçişleriyle; dünyadaki kaos ve insanın yalnızlığı bir kez daha yansıtılır. Stalker’deki sulu, çamurlu sahneler, çamurun arasından çıkan paralar; arkaik bir zamanın temsilinde Kurban’da tekrar vuku bulur. Gaston Bachelard’ın deyimiyle: Suya meyleden varlık, başı dönen bir varlıktır. Ölüp ölüp dirilir her an.  Yönetmenin çoğu filminde kullandığı ayna, düşsel gerçekliğin simgesi olarak Kurban’da önemli rol oynar. Yine Bachelard’a dönersek rüya hayatı, kendiliğinden uyum gösteren bir takım rüya aletleri ile ayan beyan ortadadır. Ona göre aynalar; fazlasıyla uygar fazlasıyla el altında hazır, fazlasıyla geometrik nesnelerdir. Rüya hayatın en üst derecedeki ontolojik yoğunluğudur.

“Hepimiz bekleriz bir şeyler bekleriz. Bir seviniyoruz bir üzülüyoruz. Bir şeyler bekliyoruz. Umutlanıyoruz, umudumuzu yitiriyoruz.”

Filmin sonuna doğru Alexander her şeyi kurtarma adına evini ateşe verir ve sonsuz sessizliğine gömülür. Nostalghia’da kendini insanlık adına kurban eden Domenico gibi Alexander’da kendini Kurban eder. Filmin başında Alexander’ın Otto ile girdiği diyalogdaki Nietzsche, Zerdüşt ve cüce göndermeleri bir metafor olarak evin yangınına da yansır. Ayna filminde Arseni Tarkovsky’nin şiirin alıntılandığı bölümde geçen: Evde yaşa ki yıkılmasın sözü, bu sahnede; evi yak ki yaşayasın, tüm insanlık yaşasın mitine dönüşür. Her ne kadar büyüleyici ve ürkütücü bir sahne karşımızda dursa da, yanan evin içerisinde çalan telefon dramatik sahneyi ortadan kaldırarak, seyirciye bu düşten uyanması gerektiğini söyler. Bu sahnedeki bir diğer ayrıntı da,  Andrew Wyeth’in Christina’s World adlı tablosunun yansımasıdır. Bu yansımalar Tarkovsky’nin diğer filmlerinde de karşımıza çıkar.  Hatta Tarkovsky’nin bu filmi için daha empresyonist bir tarz izlediği söylenebilinir.

“Bütün zaman boyunca sanki yaşadığım hayat gerçek değildi de bir tür bekleyişti.”

Tarkovsky’nin filmi çektiği sırada kanser olduğunu öğrenmesi, filmi oğluna adaması; onun yiten hayatına rağmen(belki de kendini kurban edişi), tüm insanlığa umudu yâd etmesi olarak okunmalıdır. Filmin ilk sekanslarında konuşmayan küçük adamın (Alexander’ın oğlu), filmin son kısmında diktikleri ağacın altında uzanıp, gökyüzüne bakıp: “Başlangıçta söz vardı. Neden baba?” diye sorması, her şeye rağmen devam eden hayatın, yitirilmemesi gereken bir umudun tezahürüdür.

“Tüm masumiyetine karşın, büyük insanmış gibi acı çektirilen küçük oğlum Andruşkaya.”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.