fbpx

Yorgos Lanthimos’ta Ontolojik İzlek/ Dogtooth (Köpek Dişi)

En son geçtiğimiz yıl “Sarayın Gözdesi” adlı filmiyle sinemaseverlerle buluşan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un sinematografisi; edebiyat, sosyoloji ve bilhassa Yunan geleneğine ışık tutan felsefe ile ilgilenenler için bulunmaz bir Hint kumaşıdır. Başarılı yönetmen, sinemada henüz yirminci yılına bile ulaşmamasına rağmen pek çok “sıradışı” yapıt ortaya atarak adından sıkça söz ettirmeyi başarmıştır. Bugün ise yönetmenin 2009 yılı yapımı, unutulmaz filmlerinden, “Dogtooth (Kynodontas) ” yani “Köpek Dişi”ni ontolojik perspektifle ele alacağız. Yönetmenin adeta karşıt distopya olarak yeniden yarattığı bu kurgusal paralel evrende kaybolmaya hazırsanız başlayalım.

Filmi kısa birkaç cümleyle özetleyecek olursak -ki bu son derece nafile bir çaba olacaktır-; kapitalist ve bağlantılı olarak ataerkil hiyerarşik sistem içinde bilinçten ve sorgulamadan yoksun makineleşmiş insanın, yani makro kozmosun “aile” adı altında mikroya indirgendiği bir yapımdır diyebiliriz. Lanthimos bu yapılanmanın doğurduğu ‘varlık’ ve ‘varoluş’ problemlerini, kişilerin kendi “kimliğini kurma” bağlamında bilinçten yoksun oluşunu ontolojik bir kriz; özgür irade problemini ise egzistansiyalizm bağlamında ele alır. Filmde baba, otorite olarak evdekileri yönetir, aile üyeleri ile ilgili kararlar alıp uygular ve belki de en korkuncu kimsenin kendi koyduğu “sınırlar”ın dışına çıkmasına izin vermez (baba bu yönüyle tam anlamıyla kapitalizmi temsil etmektedir). Bu sınırlar en soyut formdan en somut nesneye kadar götürülür. Baba o kadar katı bir diktatör rolüne bürünmüştür ki ev, içinde yaşayanlar için ‘bilinçsizce’ yaşamlarını sürdürdüğü bir deney tüpü (öğrenilmiş çaresizlik*), bir hapishaneye dönüşmüştür.

Fakat burada babanın yaptığı en büyük saldırı dilin dünyasını alt üst ederek çocuklarında kavram karmaşası yaratmasıdır. Dış dünyaya ait hiçbir gerçekliğin eve sızmasına izin vermediği gibi kelimeleri de kendi çıkarlarına göre adlandırarak yine kendi yaratımı olan bilgiyi çocuklarına zorunlu olarak öğretir. Büyükbabalarının en sevdiği plağında çalan şarkının sözlerini “aile üyelerinin birbirlerini sevmesi gerektiğini” öğütleyen bir şarkı olarak çevirip, dışarıdan getirdiği su paketlerinin üzerindeki yazıları keser ya da denizi tanımlama derdinden kurtulmak için havuza balıklar getirip avlar. Pek çok kelimeyi ifade ettiğinden farklı anlamlarda kullanarak gerçek anlamından uzaklaştırır.

Evi bir tehdit olarak gördüğü dış dünyadan korumak adına ise yine yalanlar söyler. Kedinin tehlikeli bir canavar olduğunu ve dışarıya çıkarlarsa onları parçalayarak öldüreceğini ya da (aslında olmayan) ağabeylerinin dışarıya çıkmayı denemesi sonuncunda öldüğünü söylemesi gibi. Yönetmen bu noktada bir kez daha öğrenilmiş çaresizlik kavramının altını çizer. Çünkü her ne kadar evdeki gençlerin dış dünyaya dair bilgisi olmasa da her insana atfedilen ve itici güç olan merak ve istem onların da kanında vardır. Fakat babaları tarafından yaratılan ve annelerinin desteklediği bu korku cumhuriyetinde kapının önündeki  oyuncağı almak için bile geçilemeyen görünmez bir engele takılırlar.

Filmde ağır bir kültür eleştirisi olduğu kadar aslında insanların bu sistemde ehlileştirilemeyen bir ‘id’ ve Freudian bir tabirle ‘saldırganlık içgüdüsü’nün kurbanı olduğu sembolik düzlemde hicvedilmiştir. Çünkü adeta bir yarış pistine dönen evde, sürekli rekabet etmek zorunda bırakılan gençler (yine kapitalist sisteme vurgu yapılır), yarışı kazanıp yeni bir ödüle erişmek için her şeyi yapabilecek duruma gelmişlerdir. O kadar ki, üstünlük elde edebilmek adına birbirlerini incitmekten kaçınmaz hale gelip, bunu o meşhur tehlikeli ‘kedinin’ yaptığını bile söylerler. Ama asıl tehlikenin nerede ya da kim olduğu, film boyunca yönetmen tarafından son derece ürkütücü bir biçimde anlatılır.

Filme dair bir başka eleştiri noktası ise eril otorite tarafından yönetilen evde, kız çocuklarının erkek kardeşlerinin gölgesinde kalmasıdır. Dışarıdan eve getirilen tek yabancı, oğullarının cinsel açlığını tatmin etmek için adeta bir tüketim nesnesine dönüştürülen güvenlik görevlisi kadındır. Fakat işlenen cinsellik temasında bile öyle büyük bir donukluk ve duygusuzluk vardır ki buradan Lanthimos’un asıl derdinin bu olmadığını anlarız. Mekanikleşmenin, kimsenin giremediği kapalı kapılar ardına kadar girmesi yönetmen gözünden diğer yapımlarından da aşina olduğumuz türde dondurucu bir soğuklukla işlenir.

Fakat korkunçluk bununla da sınırlı kalmaz.Baba,öyle keskin bir biçimde ataerkil yapının temsilcisidir ki eve gelen yabancı tehdit unsuruna dönüştüğü an onu yok eder ve kızlarını oğlu için kullanmaktan çekinmez. Bu noktada Lanthimos’un ‘ensest’ kavramını ahlaki çöküş yönünden ele aldığını da söylemeden geçemeyiz. En başta da söylediğimiz ve pek çok yerde filmi tasvir edilirken kullanılan bir kavram olan bu ‘paralel evren’de ahlaka, özgür iradeye ve kadına yer yoktur.

Filmin sonuna yaklaşırken, kardeşlerden en büyük ve belki de en cesur olan kızın sonunda dış dünyaya kaçma ve ontolojik düzlemde kimliğini kurma girişimi hepimizde büyük bir heyecan uyandırır. Özgürleşmek adına, asla düşmeyecek olan köpek dişinin çıkmasını beklemez ve kendini yaralamayı göze alarak dişini, ilk ve en güçlü sembolik prangayı kırar. Bu kaçma girişimi Sartre’cı bağlamda bir köle gibi yaşamaktansa, intiharın bile özgürleşmek adına bir seçenek olduğu tezini akıllara getirir. Nitekim zihnindeki engelleri aşamayan bu zavallı kız için köpek dişini kırması hiçbir hayat kurtarıcı etkiye sahip olmaz. Çünkü kaçma girişiminde bile babanın etkisi hissedilir. Dışarıya çıkmanın daha basit yollarını bilmeyen ve belki de buna cesaret edemeyen kız, babasının arabasının bagajına saklanır ve orada havasızlıktan ölür. Yine de pek çok açıdan bu ölüm, onu çok daha özgür olduğu bir konuma eriştirmiştir diye düşünmeden edemiyorum.

Peki bu kaçma girişiminde heyecanla açılmasını umduğumuz ama asla açılmayan bagaj kapağı neyi ifade etmektedir? Bu noktada yönetmenin genel olarak ontolojik ve varoluşçu düzlemde büyük bir eleştiri yönelttiğini görürüz. Bu eleştiri “bilgi” adı altında bize öğretilenleri sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz takdirde “beni” kurma imkanını ve “özgür irade”yi tamamen yitirdiğimiz yönündedir. Varoluşun özüne ters bir şekilde kimliğini kuramayan ve özgür olmayan birey, asla tam anlamıyla var olamayacaktır. Tıpkı cehalet, koşullanma ve esaret dolu bir arabanın bagajında havasız kalarak yaşayamayacağımız gibi.

(*) 1965 yılında, “öğrenilmiş çaresizlik” deneylerinin bir numaralı ismi Martin Seligman’ın köpekler üzerindeki deneyi. “Learned Helplessness” yani “Öğrenilmiş Çaresizlik”in, Pavlov deneylerini tekrarlamak isteyen Selinger’in deney sırasında köpek davranışlarını gözlemlerken deneyin yön değiştirmesi sonucunda adlandırıldığı söylenmektedir. (https://www.google.com/amp/www.blogteb.com/hayati-zindan-eden-ogrenilmis-caresizlik-nedir-nasil-bas-edilir/amp/)

İzlemek İsteyenler İçin Yorgos Lanthimos Sinematografisi

  • Sarayın Gözdesi – 2018
  • Kutsal Geyiğin Ölümü – 2017
  • The Lobster – 2015
  • Alpler – 2011
  • Attenberg – 2010
  • Köpek Dişi – 2009
  • Kinetta – 2005
  • My Best Friend – 2001

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.