Zaman Her Şeyi Yok Eder / Irréversible (Dönüş Yok)

“Le temps detruit tout”

Irréversible, 2002 yılında vizyona girmiş olan bir Gaspar Noé filmidir. “Çağdaş Fransız sinemasının yaramaz çocuğu” olarak nitelendirilen Noé’nun filmleri özgün yapısıyla diğer filmlerden sıyrılır. Yönetmenin stili, oldukça çarpıcı ve baş döndürücüdür. Fransız avangart sinemasının rahatsız edici tavrı, Noé’nun filmlerinin süresi boyunca hissedilir.

“New French Extremity” akımına ait olarak gösterilen Irréversible da bu rahatsız ediciliğin en önemli örneklerinden biri sayılır. Vincent Cassel‘in “Marcus”, Monica Bellucci‘nin “Alex” ve Albert Dupontel‘in “Pierre” olarak başrollerinde yer aldığı film; korku, dram ve suç unsurlarının harmanlanması olarak karşımıza çıkar, konusunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.

Açılışını, bir önceki Noé filmi Seul Contre Tous‘un başrolü Philippe Nahon‘un yaptığı filmde, bir çiftin yaşadığı drama şahit oluruz. Burada önemli olan nokta zamanın işleyişidir. Diğer filmlerin aksine Irréversible’da zaman, sondan başa doğru akar. Yani filmin sonunu başta, olayların nasıl başladığını sonda görürüz. Kamerasını asla sabit tutmayan yönetmen, filmin geçişlerini de tıpkı bir zaman tüneli edasında kamerasını döndürerek gerçekleştirir.

Nahon’dan sonra Rectum adlı gay barına dönen kamera, Marcus’ın sedye eşliğinde hastaneye götürüldüğünü, bir sürü sesin yükselmekte olduğunu gösterir. Bir olay yaşanmıştır ama ne? Bu noktada Rectum’un içine giren kamera ile barı gezmeye başlarız. Yönetmen burada, cinselliği ve erotizmi oldukça ön planda ve tamamen çıplak tutarak seyirciye rahatsızlık hissini vermeye başlar. Marcus’ın barı kat kat gezmesi ile birlikte gaylerin fantezi dünyasına giriş yapar, kırmızı ışığın boğucu ruhu eşliğinde “biz ne izliyoruz?” moduna girer. Zirveyi, Pierre’in bardaki bir adamı aradıkları adam sanması sonucunda öldüresiye dövmesiyle yapar. Oysa ki Pierre, Marcus’a göre daha kibar ve sessiz olan karakterdir. Fakat intikam isteği, içindeki hayvani dürtüyü ortaya çıkaran Pierre, yangın tüpüyle adamın yüzünü tanınmaz hale getirir, tıpkı Alex’e yapıldığı gibi. Peki Alex’e ne olmuştur?

Işığın, sesin ve renklerin duyu organlarımızın eşiğini zorladığı filmin bu noktadan sonra, en çarpıcı ve de en çok konuşulan sahnesi Alex’in tecavüze uğradığı sahnedir. Eski eşi Pierre ve yeni eşi Marcus ile kadınların ve yine gürültünün önde olduğu bir partide bulunan Alex, Marcus’ın eroin kullanmasına karşıdır. Bu yüzden tartışma yaşayarak partiyi terk eder. Karşıdan karşıya geçmek için kırmızı renkteki alt geçidi kullanan Alex, bir çiftin tartışmasına denk gelir. Yanındaki kadına şiddet uygulayan adam, Alex’i hemen fark ederek ona yönelir. Bu sefer Alex’i zorla tutarak ona şiddet uygulamaya başlar. Aslında Alex’in tek yaptığı fiil, alt geçidi kullanmaktır.

Filmin bu noktadan sonrası, zorbalığın ve dehşetin bir insanın tekelinde nasıl kullanıldığı ile ilgilidir. Bir insanın, diğer insanın bedeni üzerinde rızası olmadan hak sahibi olmasının korkunçluğu ve çirkinliği ile yüz yüze geliriz. Kalbimize bir taş, boğazıma bir yumru oturur. Alex’in çaresizlikle kameraya doğru elini uzatmasındaki yardım isteği, tüm kadınların çığlığı oluverir. Yaklaşık 10 dakika süren tecavüz sahnesine ne kadar dayanabileceğiniz ise sanırım olaylara yaklaşımınız ile alakalı olacaktır. Ne kadar soğukkanlı ya da “insan” olduğunuzu bu sahne ile ölçebilirsiniz. Hatta bu ölçümü olay sırasında oradan geçen ama hiçbir şey yapmayan kişi ile de yapabilirsiniz. Siz olsaydınız n’apardınız? Müdahale eder miydiniz yoksa arkanızı dönüp gider miydiniz?

Kameranın sabitlenmesi, Alex’in kapatılan ağzına rağmen çığlıkları, nefes alamayışı, adamın yaptığı eylemden duyduğu memnuniyet ve şehvetli söylemleri… (Ben bi noktadan sonra dayanamayarak sesi kısmış ve bakmadan sahneyi geçmeye çalışmıştım.) Tüm bunlarla yetinmeyen adamın, kadının güzelliğini kıskanarak yüzünü tanınmayacak hale getirmesi… Bir kadının, yaşamı boyunca hafızasında taşıyacağı travma ve kalıcı yara izleri… İşte Noé, söz konusu sahne ile yüzleşmekten korktuğumuz soruları ve durumları bir tokat gibi yüzümüze vurur. Siz Marcus’ın yerinde olsaydınız, çok sevdiğiniz ve de üstelik hamile bir kadına yapılan bu hakaretin ve aşağılamanın cezasını ellerinizle mi verirdiniz yoksa hukuk yolunu mu tercih ederdiniz?

Seyirciye ahlaki ikilemlerin ve sorgulamaların sıkça yaşatıldığı film, bitişine kadar bunu devam ettirir. Alex, Marcus ve Pierre’in seks ilişkileri hakkında yaptıkları sohbet, kimimize medenice ve eğlenceli kimimize kabul edilemez gelebilir. Bu şekilde geriye giden filmin sonunda Alex’i, geniş bir yeşillik üzerinde, başına geleceklerden habersiz kitap okurken görürüz. Filmin başındaki tüm kasvet, boğuculuk ve kötülükten sonra yeşillik, saflığa geri dönüşü simgeliyor olabilir. Sonra kamera tekrar dönmeye başlar ve  ekranı kaplayan beyazlık ile birlikte son söz belirir.

Konusu dolayısıyla değil ama olayın işlenişiyle özgünlüğü yakalayan Irréversible, izleyicisinde büyük bir etki bırakır. Bende bıraktığı iz, etkili bir moral bozukluğu oldu. Kaçtığımız, gözümüzü ve kulağımızı kapadığımız gerçeklerin; bir yerlerde var olmaya devam ettiği fikri beni rahatsız etti. Her gün haberlere çıkan şiddet haberlerinin sadece bilinenlerden ibaret olması ve geride kaç hayatın bu şekilde yaşanılmaz kılındığı…

Ve ardından o soru belirdi: “Zaman gerçekten de her şeyi yok eder mi?”

Muhtemelen hiç karşılaşmadığınız bir hikaye anlatımının ve tekniğinin kullanıldığı filmin fragmanını ise şöyle bulabilirsiniz:

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.