Şu an Okuyorsun
Işığın Getirdiği Ölüm: The Lighthouse

Işığın Getirdiği Ölüm: The Lighthouse

“Işık bana ait!”

Kıyıdan kilometrelerce uzak bir ada, biri yaşlı biri genç iki deniz feneri bekçisi ve sembolik alt metinlerde dolu kasvetli bir film…Rejisörlüğünü Robert Eggers’in üstlendiği 2019 yapımı The Lighthouse (Deniz Feneri) yönetmenin The VVitch’den sonraki ikinci uzun metrajlı filmi. 1890 yılında geçen film 1920 ve 1940’lı yılların ekipmanları kullanılarak siyah beyaz olarak çekilmiş ve yönetmenin sinemografisinde çarpıcı bir yer edinmiştir.

Willem Defoe ve Robert Pattinson’un hayat verdiği iki ana karakterin adada geçen gerilimli günlerini konu alan film içinde çeşitli isimlere de referanslar vermeyi ihmal etmemiştir. Coleridge’in Yaşlı Denizci’sinden, Poe’nun gotik dünyasına, Lovecraftien unsurlardan, Yunan mitolojisine ve dini alt metinlere uzanan zengin içeriğiyle adeta bir mesel niteliği taşıyan yapım psikanalitik açıdan da oldukça zengin bir içerik sunmaktadır.

Öncelikle kısaca isimlerin etimolojik olarak ifade ettikleri anlama bakalım. Yaşlı ve deneyimli bekçi Thomas Wake ve sonrasında gerçek isminin Thomas Howard olduğunu öğreneceğimiz iki karakterin İsa’nın havarilerinden inançsız Thomas’a da bir gönderim olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim filmin ilerleyen sahnelerinde özellikle genç bekçinin bu inançsızlığı ve açgözlülüğü yüzünden yaşadığı dehşete de tanık oluruz. Aynı zamanda bu iki karakter her ne kadar yaşça birbirinden farklı olsa da birbirilerinin alter egosu olarak film boyunca tıpkı iktidar için savaşan bir baba ve oğul gibi fenerin ışığı için savaştığı görülür ki bu da Oedipal bir karmaşanın varlığının altını çizer.

Ada bu noktada son derece medeniyetten uzak, hermetik(dış etmenlere kapalı) ve dünyanın adeta mikro kozmosa indirgendiği bir çözülme alanı haline getirilir. Nitekim bu çözülme ileride de açıklayacağım gibi kültür kahramanı yani Thomas Howard üzerinden işlenir. Rüyalar, bilinçaltında bastırılan korkunçluklar ve dişilliğin hegemonyasını temsil eden deniz kızlarıyla karakter adeta bir yok oluşa sürüklenir. Bu regresyon anlatısı en bilinen Yunan mitlerinden olan Proteus ve Prometeus’la desteklenir. Proteus’un kesin olarak bilinen bir kimliği olmamakla birlikte bazı metinlerde deniz tanrısı Posedion’un oğlu olarak, bazı metinlerde ise yaşlı bir gemici olarak söz edilir. Ortak anlatı ise sürekli form değiştiren, stabilitesi olmayan ve sürekli devinim, değişim  halinde olan  bir varlık olmasıdır. Bu yüzden denizle de ilişkilendirilir. Homeros’un Odissea’sında Proteus’tan şöyle bahsedilir:

Ama yaşlı adamın oynadığı oyunların sonu gelmemişti;
Hatta tam aksine önce bıyıklı bir aslana dönüştü,
Ardından bir yılana, bir leopara, kocaman bir yaban domuzuna;
Ve sonra upuzun, yeşil bir ağaca…
İngilizcede esnek, dönek, uyum gösteren anlamına gelen “protean” kelimesinin de kökeni bu mitten gelmektedir.(1)

Adaya geldikleri ilk günden itibaren fenerin makine bölümüyle ilgili ağır işleri yapmakla görevlendirilen Winslow, bu ast -üst ilişkisinde yaşlı Thomas’ın azarlarından, küçümsemelerinden ve son derece “abject”* unsurlarla varlık göstermesinden giderek daha da büyük bir rahatsızlık duymaya başlar. Winslow sürekli temizlik işleriyle ilgilenirken, yaşlı Thomas şiirler okur, içki içer ve yellenme, boşaltım gibi kirliliğe sebep olacak eylemler içinde olur. Bu yönüyle yine mitik bir okuma yapmamız gerekirse son derece diyonizyak olan yaşlı Thomas, her yönden apollonik olan genç bekçiye büyük bir ders verecektir diyebiliriz. Aynı zamanda mit bağlamında yaşlı bekçinin Proteus olduğunun altını çizmek gerekir. Keza bu yaşlı fener bekçisi film boyunca sürekli farklı siluetlerde(ahtapota benzeyen büyük bir yaratık, deniz kızı ve yine filmin sonunda bir deniz yaratığı gibi gördüğümüz yaşlı bekçinin kendisi)görünür.

Buna karşılık sürekli fenerin makine bölümü için kömür taşıyıp ateşi harlayan Winslow ise yine mitten bildiğimiz üzere Tanrı’lardan ateşi çalan Prometheus’tan başkası değildir. Filmin özellikle son sekansı doğrudan Prometheus mitine bir referans niteliği taşır.

Film ilerledikçe iki karakter arasındaki gerilimin farklı boyutlara ulaştığı görülür .Yaşlı Thomas’ın fenerin ışığıyla adeta erotik denilebilecek bir ilişkisi vardır ve ışığa kimsenin ulaşmasına izin vermez. Hiçbir erkeğin ona dokunmasına izin vermem diyerek büyük bir öfke içinde gördüğümüz yaşlı bekçi bu sözüyle fenerdeki ışığın dişil bir yapıda olduğunu vurgular gibidir. Yani kısaca ışık burada tıpkı bir ana tanrıça gibi hem varoluşun kaynağı hem de erişilmez bir unsurdur. Dolayısıyla Winslow için adeta bir arzu nesnesine dönüşmüştür.

Yaşlı bekçi adaya ve ada yaşamına dair genç bekçiye göre çok daha fazla bilgiye sahiptir. Hatta ikili arasında geçen bir diyalogda yaşlı Thomas denizci inanışlarına göre uğursuzluk getirecek eylemlerden kaçınması konusunda Winslow’u uyarır. Bu eylemlerin başlıcası kuşları öldürmektir.(Coleridge- Yaşlı Denizci)Bu inançları bir palavra olarak gören Winslow ise gün geçtikçe yaşlı bekçiye olan öfkesine yenik düşer ve söz konusu deniz kuşunu yani martıyı vahşice öldürür. Tam olarak bu noktada filmin seyri hızlı ve dehşet verici şekilde çöküşe doğru ilerler. Martı ölür ve adanın sakinleri Tanrılar tarafından lanetlenir, rüzgarın yönü değişir ve ada bir ölüm kalım savaşının merkezi haline gelir.  Bu sahnelerin en çarpıcı olanlarından biri de Winslow’un yaşlı Thomas’ın yaptığı yemekleri beğenmediğini söylemesi üzerine başlayan tartışma sahnesidir. Bu noktada yaşlı bekçi öylesine sinirlenir ki filmin sonrasında olacakların bir ön gösterimini sunarcasına Winslow’a lanetler savurur:

“Umarım Neptün seni çarpar da ölürsün Winslow! İşit! İşit, Triton, işit! Ey altımızdaki denizler kralı, derinliklerden yüksek, öfkeni göster. Tuzla köpüren, kaynar, kara dalgalarında bu genci acı balçığınla boğ, nefesi kesilsin, organları tıkansın, okyanus suyuyla bir güzel morarıp şişsin ta ki daha fazla çığlık atamayana dek. Ancak midye kabuklarıyla sürünen dokunaçlarla ve buharlı sakallarla taçlandığında tut düşmüş yüzgeçli kolunu. Mercandan yapılma üç çatallı mızrağı şiddetli fırtınanın ortasında ölüm perileri gibi çığlık atsın ve tam boğazını delip geçsin. Seni paramparça etsin, sidik torban yalnızca patlak kanlı bir örtüden ibaret olsun…”

Yaşlı bekçinin bu uzun ve yürekten savurduğu laneti Tanrı’lar tarafından işitilir ve ilk başta Winslow olarak tanıdığımız Thomas Howard için gerçekliğin sık sık bulanık hale geldiği ve delilikle- us arasında bilincin gelgitler yaşadığı kaotik bir atmosfer yaratılır. Birbirilerine hem taban tabana zıt hem de bir prensibin iki yönünü temsil eden bu iki karakter, filmin son sahnelerine doğru giderek çok daha büyük bir çatışma içine sürüklenir.

Bu çatışma yine bilinç yitimine en iyi şahit olduğumuz son sahnelerde kendini gösterir. Alkolle birlikte diyonizyak esriklikte kendini kaybeden karakterlerden genç bekçi kimliğiyle ilgili büyük bir gerçeği ifşa eder, bu sahnede Thomas Howard’ı adaya getiren olayları öğreniriz. Ardından çok daha çarpıcı şekilde iki karakterin bir savaş meydanında hayatta kalma mücadelesini andıran sahneler göze çarpar.

Ayrıca Bakınız

Filmin son sahnesi yaşlı Thomas’ın genç Thomas tarafından vahşice öldürülmesi ve ardından onun için yasaklı olan ışığa ulaşma arzusunu izleyiciye aktarır .Oğul babayı öldürerek onun yerine geçmeye çalışır. Filmde gerilimin en yüksek olduğu sahne belki de bu sahnedir. Keza izleyici tıpkı genç Thomas gibi film boyunca bir sır gibi saklanan ışığa büyük bir merakla bakmak istemektedir. Fakat elbette yönetmen bu konuda aynı fikirde değildir. Bizler ışığı çıplak halde görmeyiz ama bu yasaklı ışıkta gizlenen alt metni sanıyorum ki filmin sonunda pek çoğumuz görebilmişizdir.

Gittiği adada martıyı öldüren, sürekli ateşi harlayan ve yaşlı bekçinin sahip olduğu her şeyden nefret eden bu kültür kahramanı, yaratmaya çalıştığı idealden aşağı fırlatılır, tıpkı Tanrı’lardan ateşi çaldığı için cezalandırılan Prometheus gibi tüm bütünlüğü parçalanarak ölüme mahkum edilir. Işıkla tasvir edilen doğanın yekpareliği, onu bozmaya çalışarak cezalandırılan bu kahraman üzerinden tıpkı bir mesel gibi izleyiciye aktarılır. Bir kültür eleştirisi olan film aslında ataerkil aydınlanmacı toplumun en büyük hasarı yine kendine verdiğinin altını çiziyor.

Farklı atmosferi ve metinlerarası referanslarıyla sizleri yepyeni bir sinema evrenine götürecek bu filmi izlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Sanat ve sinemayla kalın.

 

Kaynak: 1, 2

 

Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Emin Değilim
0
Heyecanlı
0
Hüzünlü
0
Mutlu
0
Şaşırtıcı
0
Yorumları Gör (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published.

© 2011 Sanat Karavanı, Tüm Hakları Saklıdır.

Yukarı Kaydır